İLHAMİ IŞIK: "IRKÇILIĞIN TÜRKİYE’DE YARATTIĞI VE YARATACAĞI TAHRİBAT"

Dünya 14.05.2026 - 12:25, Güncelleme: 14.05.2026 - 12:25 949 kez okundu.
 

İLHAMİ IŞIK: "IRKÇILIĞIN TÜRKİYE’DE YARATTIĞI VE YARATACAĞI TAHRİBAT"

Bir toplumun kendi içindeki “öteki”yi sürekli olarak yeniden üretmesi, o toplumun en derin yaralarından biridir.
    Bir toplumun kendi içindeki “öteki”yi sürekli olarak yeniden üretmesi, o toplumun en derin yaralarından biridir.      Türkiye’de ırkçılık, yalnızca sokaklarda karşılaşılan kaba nefret söylemleriyle sınırlı kalmamış; devlet politikalarından eğitim sistemine, medyadan günlük hayata kadar her düzeyde kurumsallaşarak kuşaklar boyunca tahribat yaratmıştır.     Bu tahribatın en ağır yükünü taşıyanlar ise özellikle Kürtler, Aleviler ve son on yılda Suriyeli mülteciler olmuştur.     Tarihsel olarak baktığımızda, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte benimsenen “tek millet, tek dil, tek bayrak” paradigması, etnik ve kültürel çeşitliliği bir tehdit olarak görmüş ve sistematik bir asimilasyon politikasına dönüşmüştür.        Anadillerinin konuşulması yasaklanmış, kimlikleri yok sayılmış, varoluşları inkâr edilmiş bireyler ve topluluklar, bu inkârın karşısında ya susturulmuş ya da şiddetle karşılaşmıştır.       Bu politikalar sadece kültürel bir kayba yol açmamış, aynı zamanda milyonlarca insanın ruhunda onarılması güç bir güvensizlik ve yabancılaşma duygusu bırakmıştır.       Kendi dilini, kültürünü, hatta adını gizlemek zorunda kalan bir insanın yaşadığı ontolojik güvensizlik, nesiller boyu aktarılan bir yaraya dönüşür.       Duygusal olarak en yıkıcı olanı ise, bir insanın doğduğu topraklarda “yabancı” muamelesi görmesidir.     Kürt bir vatandaşın “nerelisin” sorusuna verdiği her samimi cevap, kimi zaman öfkeyle, kimi zaman hor görmeyle karşılanabilmiştir.       “Dağ Türkü”, “terörist”, “bölücü” gibi yaftalar, bir insanın insanlığını değil, sadece etnik aidiyetini merkeze koyan bir bakışın ürünüdür. Bu bakış, empatiyi öldürür.        Karşısındakini “biz”den saymadığı için onun acısını, talebini, varoluşunu meşru görmez.     Bu meşruiyet kaybı, toplumsal barışın önündeki en büyük engeldir.       Bugün ise yeni bir ırkçılık dalgasıyla karşı karşıyayız.     Kürtlere yönelik nefret, yıllardır biriken ekonomik sıkıntılarla birleşince çok daha tehlikeli bir hal almıştır.   Bir yandan gerçek sorunları örtbas ederken, diğer yandan en kırılgan kesimi günah keçisi haline getirmektedir.     Bu söylemin arkasında yatan korku ve öfkeyi masum sivillere yöneltmek, ahlaken olduğu kadar aklen de büyük bir yanlıştır.     Irkçılık, sadece hedef aldığı gruplara değil, onu besleyen topluma da zarar verir.     Çünkü ırkçılık bir zehirdir; önce hedefi zehirler, sonra da zehri kullananın kendi damarlarında dolaşmaya başlar.     Empati yetisini köreltir, eleştirel düşünceyi dumura uğratır, farklılıkları zenginlik olarak görmek yerine tehdit olarak algılamaya iter.     Uzun vadede ise toplumsal dokuyu çürütür. Birbirine güvenmeyen, birbirinin acısını anlamayan, sürekli “öteki” arayan bir toplum, ne demokratik olabilir ne de huzurlu.     Bu topraklarda yaşayan herkesin ortak bir kaderi vardır. Ya bu kaderi birlikte onurlandıracağız ya da ırkçılığın zehriyle birbirimizi yavaş yavaş zehirlemeye devam edeceğiz. Seçim bizimdir.
Bir toplumun kendi içindeki “öteki”yi sürekli olarak yeniden üretmesi, o toplumun en derin yaralarından biridir.
 
 
Bir toplumun kendi içindeki “öteki”yi sürekli olarak yeniden üretmesi, o toplumun en derin yaralarından biridir.
 
 
 Türkiye’de ırkçılık, yalnızca sokaklarda karşılaşılan kaba nefret söylemleriyle sınırlı kalmamış; devlet politikalarından eğitim sistemine, medyadan günlük hayata kadar her düzeyde kurumsallaşarak kuşaklar boyunca tahribat yaratmıştır.
 
 
Bu tahribatın en ağır yükünü taşıyanlar ise özellikle Kürtler, Aleviler ve son on yılda Suriyeli mülteciler olmuştur.
 
 
Tarihsel olarak baktığımızda, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte benimsenen “tek millet, tek dil, tek bayrak” paradigması, etnik ve kültürel çeşitliliği bir tehdit olarak görmüş ve sistematik bir asimilasyon politikasına dönüşmüştür.
 
 
 
 Anadillerinin konuşulması yasaklanmış, kimlikleri yok sayılmış, varoluşları inkâr edilmiş bireyler ve topluluklar, bu inkârın karşısında ya susturulmuş ya da şiddetle karşılaşmıştır.
 
 
 
Bu politikalar sadece kültürel bir kayba yol açmamış, aynı zamanda milyonlarca insanın ruhunda onarılması güç bir güvensizlik ve yabancılaşma duygusu bırakmıştır.
 
 
 
Kendi dilini, kültürünü, hatta adını gizlemek zorunda kalan bir insanın yaşadığı ontolojik güvensizlik, nesiller boyu aktarılan bir yaraya dönüşür.
 
 
 
Duygusal olarak en yıkıcı olanı ise, bir insanın doğduğu topraklarda “yabancı” muamelesi görmesidir.
 
 
Kürt bir vatandaşın “nerelisin” sorusuna verdiği her samimi cevap, kimi zaman öfkeyle, kimi zaman hor görmeyle karşılanabilmiştir.
 
 
 
“Dağ Türkü”, “terörist”, “bölücü” gibi yaftalar, bir insanın insanlığını değil, sadece etnik aidiyetini merkeze koyan bir bakışın ürünüdür. Bu bakış, empatiyi öldürür.
 
 
 
 Karşısındakini “biz”den saymadığı için onun acısını, talebini, varoluşunu meşru görmez.
 
 
Bu meşruiyet kaybı, toplumsal barışın önündeki en büyük engeldir.
 
 
 
Bugün ise yeni bir ırkçılık dalgasıyla karşı karşıyayız.
 
 
Kürtlere yönelik nefret, yıllardır biriken ekonomik sıkıntılarla birleşince çok daha tehlikeli bir hal almıştır.
 
Bir yandan gerçek sorunları örtbas ederken, diğer yandan en kırılgan kesimi günah keçisi haline getirmektedir.
 
 
Bu söylemin arkasında yatan korku ve öfkeyi masum sivillere yöneltmek, ahlaken olduğu kadar aklen de büyük bir yanlıştır.
 
 
Irkçılık, sadece hedef aldığı gruplara değil, onu besleyen topluma da zarar verir.
 
 
Çünkü ırkçılık bir zehirdir; önce hedefi zehirler, sonra da zehri kullananın kendi damarlarında dolaşmaya başlar.
 
 
Empati yetisini köreltir, eleştirel düşünceyi dumura uğratır, farklılıkları zenginlik olarak görmek yerine tehdit olarak algılamaya iter.
 
 
Uzun vadede ise toplumsal dokuyu çürütür. Birbirine güvenmeyen, birbirinin acısını anlamayan, sürekli “öteki” arayan bir toplum, ne demokratik olabilir ne de huzurlu.
 
 
Bu topraklarda yaşayan herkesin ortak bir kaderi vardır. Ya bu kaderi birlikte onurlandıracağız ya da ırkçılığın zehriyle birbirimizi yavaş yavaş zehirlemeye devam edeceğiz. Seçim bizimdir.
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve batmanolaygazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.