İlhami Işık Yazdı: Narin Güran Cinayetinde Sosyal Medyanın Cellatlar Mahkemesi
İlhami Işık Yazdı: Narin Güran Cinayetinde Sosyal Medyanın Cellatlar Mahkemesi
Sosyal medya platformlarında kurulan o karanlık cellatlar mahkemesi, bir kez daha insanlığın en ilkel ve en vahşi yüzünü ortaya serdi.
Narin Güran cinayeti, sadece küçük bir kız çocuğunun acımasızca katledildiği bir olay olmaktan çok öteye geçti.
Bir ailenin ve bir köyün, sorgusuz sualsiz şeytanlaştırılması, katil ilan edilmesi ve dijital bir linçe tabi tutulmasıyla sonuçlanan bu trajedi, ne yazık ki hâlâ tam anlamıyla anlaşılmış değil.
Oysa ki perde arkasında yaşananlar, sadece bir cinayetin değil, toplumsal vicdanın da nasıl sistematik bir şekilde katledildiğinin hikâyesidir.
Her şey, o ilk paylaşım anında başladı. Bir çocuğun kayboluşuyla birlikte sosyal medya, adalet arayışını değil, intikam ve linç arzusunu tetikleyen bir arenaya dönüştü.
Köyün sakinleri, ailenin fertleri, hatta uzaktan yakından ilgili herkes, anında “şüpheli” ilan edildi.
Fotoğraflar deşifre edildi, eski paylaşımlar didik didik edildi, en masum jestler bile “katil” damgası vurularak yorumlandı.
Bu, klasik bir mahkeme değildi; kanıt, delil, savunma hakkı gibi kavramların zerre kadar yer almadığı, yalnızca öfke ve nefretin hüküm sürdüğü bir cellatlar mahkemesiydi.
Linç, fiziksel değil dijitaldi ama sonuçları aynı derecede yıkıcıydı.
Bir köyün adı “katiller yuvası”na çıkarıldı, bir ailenin fertleri “canavar” diye anılır oldu.
İnsanlar, klavyelerinin arkasına saklanarak, vicdanlarını bir kenara bırakıp, “adalet” adına taş atmaya başladı.
Peki bu taşlar kime atılıyordu? Asıl trajedi burada yatıyor. Şeytanı taşlamak için birbirini ezenlerin doymak bilmez, vicdansız hırsları devreye girmişti.
Herkes bir diğerini geçmek, daha sert yorum yapmak, daha “uyanık” görünmek, daha fazla like ve retweet almak için yarışıyordu.
Bu yarışta en büyük kaybeden ise gerçek adalet oldu.
Çünkü linç kültürü, gerçeği aramayı değil, en hızlı ve en acımasız şekilde bir “suçlu” bulmayı ödüllendirir.
Köyün yaşlıları, ailenin annesi, babası, amcası… hepsi bir anda “şeytan” ilan edildi.
Sosyal medya orduları, kendi yarattıkları bu şeytani figürleri taşlarken, aslında kendi içlerindeki karanlığı besliyordu.
Birbirlerini ezmekten, birbirlerinin sırtından yükselmekten zevk alan bu kalabalık, gerçek katili bulmak yerine, kolay ve hazır bir hedefe yöneldi.
Ve bu yöneliş, o kadar şiddetliydi ki, neredeyse gerçeğin kendisi bile gölgelenmeye başladı.
Daha da kötüsü, bu cinayetten kendilerine kimlik inşa etmek isteyenlerin uğursuz varlıkları devreye girdi.
Bir anda “sosyal medya aktivistleri”, “feminist hesaplar”, “köy gerçeğini ifşa edenler”, “adalet savaşçıları” türedi.
Her biri, bu trajediyi kendi kariyer basamağı, kendi takipçi kitlesi, kendi “ben” algısı için kullandı.
Cinayet, onlar için bir fırsat haline geldi. Paylaşımlarıyla, videolarıyla, uzun uzun yazdıkları “analiz”leriyle kendilerini görünür kıldılar.
“Bakın, ben bu kötülüğün karşısında duruyorum” diye haykırırken, aslında kendi egolarını şişiriyorlardı.
Bu uğursuz varlıklar, vicdanlarını bir kenara bırakıp, acıyı metaya dönüştürdüler.
Narin’in acısı, onların kimlik inşasının malzemesi oldu. Ve bu inşanın sonunda ne mi çıktı?
Bir katil neredeyse suçsuz görülecek hale geldi. Çünkü linçin yarattığı kaos, gerçek delilleri, gerçek soruşturmayı, gerçek adaleti gölgede bıraktı.
Herkes o kadar çok “katil” ilan etmişti ki, asıl katil, bu gürültünün içinde bir şekilde aklanmaya, hatta “mağdur” gibi gösterilmeye başlandı.
Bu trajedi hâlâ anlaşılmış değil, çünkü kimse asıl meseleye dokunmak istemiyor. Asıl mesele, sosyal medyanın yarattığı bu cellatlar mahkemesinin, bireysel vicdanları nasıl kolektif bir vahşete dönüştürdüğüdür. İnsanlar, bir çocuğun katledilmesine öfke duyarken, kendi içlerindeki celladı da serbest bırakıyorlar.
Şeytanı taşlarken birbirlerini eziyorlar; hırsları doymak bilmiyor, vicdanları susuyor. Ve bu uğursuz döngü devam ettikçe, yeni Narin’ler, yeni linçler, yeni kimlik inşaları yaşanacak.
Çünkü bu sistem, gerçeği değil, en çok ses çıkaranın kazandığı bir arenadır.
Narin Güran’ın küçük bedeni toprağa verilirken, asıl gömülen şey belki de toplumsal vicdandı.
Geriye kalan ise, hâlâ o cellatlar mahkemesinin gölgesinde, birbirini ezerek şeytan taşlamaya devam eden bir kalabalığın karanlığı.
Bu trajediyi anlamak istiyorsak, önce kendi klavyemizin arkasındaki celladı sorgulamalıyız.
Yoksa, bir sonraki cinayette yine aynı sahne oynanacak; yine bir aile şeytanlaştırılacak, yine bir köy linç edilecek ve yine bir katil, bu uğursuz hırsların arasında neredeyse suçsuz ilan edilecek.
Vicdanımız, bu linç çığlığının altında ezilmeden önce uyanmalı.
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.