Kontrolsüz, ölçüsüz, çoğu zaman da hak edilmemiş bir servet dalgası ülkeyi sardı.
Bu servet, alın teriyle, fikirle, cesaretle ve sabırla kazanılmadı. O, rantın, bağlantının, kapı arkası anlaşmaların, kamu kaynaklarının hoyratça dağıtılmasının ve küresel parasal şişmenin cömert hediyesiydi.
Ve bu servet, zehirli bir sarmaşık gibi toplumun her damarına dolandı. Kökleri derinlere indi, dalları siyasete, medyaya, iş dünyasına, hatta günlük hayata uzandı.
Dokunduğu her yeri kuruttu.
Bu servetin en tehlikeli yanı, beraberinde getirdiği ahlaki zaafiyettir.
Çünkü hak edilmemiş zenginlik, sahibine “Ben özelim, dokunulmazım” yanılsaması verir. Liyakatı gereksiz kılar, dürüstlüğü lüks yapar, uzun vadeli düşünmeyi aptallık addeder.
İnsan, servetini korumak için her şeyi mubah görür hale gelir. Siyasetçilerle kurulan o kirli ittifaklar da buradan doğar.
Servet sahipleri siyasilere “kaynak” olur, siyasiler de onlara “koruma kalkanı”. Karşılıklı bir bağımlılık tuzağı kurulur.
Kimse “duruş” sergileyemez; çünkü duruş, risk demektir. Risk ise o kâğıttan kule gibi yükselen servetin bir anda yerle bir olması demektir.
Bir kırılma anı yeter.
O zaman ne görürüz? O görkemli saraylar, o lüks konvoylar, o “dokunulmaz” isimler bir anda darmadağın olur.
Çünkü ortada gerçek bir duruş yoktur. Bir erdem yoktur. Bir ahlaki omurga yoktur. Sadece “kendini kurtarma” refleksi kalır.
Ve utanç duygusu, o en insani duygu, yavaş yavaş erir gider. Kişi, önce kendi vicdanının, sonra toplumun gözünde bir “piyon”a dönüşür.
Artık kötülüğün objesi haline gelmiştir; çünkü başka türlüsünü bilmez.
Hak edilmemiş saygınlık. Emekle, fikirle, karakterle kazanılmamış bir itibar. Toplumun bir kesimi bu servete bakıp “başarı” diye tapınırken, gençler de dersini alır.“Emekle değil, bağlantıyla yüksel.” Liyakat kültürü çöker.
“Hak ederek fakir kalmak” normalleşir, “hak etmeden zengin olmak” ise hayranlık uyandırır.
Bu çarpık başarı algısı, toplumun bel kemiğini kırar. Geleceğimizi çalar. Çünkü bir milletin en büyük serveti, evlatlarının karakteridir; o karakteri kaybederseniz geriye sadece enkaz kalır.
Düşünün bir kez… O servet sahiplerinin geceleri nasıl uyuduğunu. Vicdanları rahat mıdır gerçekten? Yoksa her an o kırılma anının geleceğini, her şeyi kaybedeceklerini bildikleri için mi bu kadar hırslı, bu kadar acımasızlar?
Siyasilerin koltuklarında otururken içlerinde hissettikleri o boşluk nedir? “Ben kimim? Ne için buradayım?” sorusuna verecekleri cevapları var mıdır?
Cevap yoksa, geriye sadece rezalet salatası kalır: Skandallar, ifşalar, birbirine düşen eski müttefikler, “dün dündü bugün bugündür” diyen utanç verici dönmeler.
Bu zehirli sarmaşık sadece bireyleri değil, bütün bir sistemi çürütüyor. Adalet duygusu yok oluyor. İnsanlar “herkes yapıyor” diye susuyor. “Nasıl olsa değişmez” diye umutsuzluğa kapılıyor.
Toplum, kötülüğe karşı duyarsızlaşıyor. Çünkü utanan yok, hesap soran yok, duruş sergileyen yok.
Tam da bu karanlığın ortasında, hâlâ dimdik duranlar var. Emekle kazananlar, fikri duruşu olanlar, ahlaki pusulası şaşmayanlar… Onlar, bu kırılma anlarında ayakta kalanlardır.
Çünkü onların serveti dışarıdan değil, içeriden gelir. Karakterlerinden, emeklerinden, vicdanlarından. Rüzgâr onları deviremez; çünkü kökleri derindedir.
Bizim görevimiz, bu zehirli sarmaşığı fark etmek ve kökünden kurutmaktır. Bunun için güçlü bir hukukun üstünlüğü, bağımsız kurumlar, şeffaflık ve en önemlisi utanç duygusunu yeniden canlandırmak gerekir.
“Hak etmeden”i toplumsal bir tabu haline getirmeliyiz.
Gençlerimize “bağlantı” yerine “liyakat”i, “kolay zenginlik” yerine “onurlu emek”i öğretmeliyiz.
Bu servet dalgası bir gün çekilecek. O zaman geriye ne kalacak? Yıkılmış vicdanlar mı, yoksa hâlâ ayakta duran bir millet mi?
Cevap, bugün vereceğimiz mücadeleye bağlı. Çünkü tarih, sadece kazananları değil, duruşu olanları da yazar
Gerisi, zehirli sarmaşığın altında kalan kuru dallardan ibaret kalır.
Ve biz, o kuru dallardan değil; dimdik bir ormandan yanayız.
Hak edilmiş bir gelecek için…
Vicdanımızla, emeğimizle, duruşumuzla.
