Yıl 800’lerin başı…
Roma İmparatorluğu dağılıyor ve Venedik bağımsızlığını ilan ediyor.
Bugün emeklilerin sandallarda gezdiği Venedik’ten bahsetmiyorum. Dönemin Venedik’i, tüccarların önemli merkezlerinden biri.
Buradaki tüccarlar hem işlerini sürdürebilmek hem de şehirlerinin ticari canlılığını koruyabilmek için gençlerle bir çalışma yapıyorlar. Sermayedar, yaşam yorgunluğuyla şehirde kalırken, ortak ettiği gençleri satacakları mallarla birlikte gemilerle yeni yerlere gönderiyor.
Gençler böylece sermaye koymadan ortak oluyor, yeni yerler görüyor, yeni pazarlar keşfediyor ve ticareti öğreniyor.
Bu anlayışla Venedik ve Venedikliler uzun süre ticaretin önemli merkezlerinden biri oluyor. Sermaye de belli ailelerin elinde kalmayıp toplumun geneline yayılıyor.
Peki bizler ne yapıyoruz?
Üniversitelerin genelinde zorunlu staj programları yok. İş dünyasına yön veren odalarda ve STK’larda gençler üzerine samimi programlar, iş deneyimleri ve yaşam koçlukları yok.
Ne var peki?
Organizasyonlarda masa taşıyıp bayrakları yerleştirsin diye açılmış gençlik kolları var.
Kendi yaşadığım bir olayı anlatayım.
Üniversite yıllarımızda özel bir banka, fakültemizde ürün ve reklam yarışması yaptı. Bankanın yetkili kişileri de jüri üyesiydi. Yedi grup arasında bizim grup kazandı.
Bu yetkililer bize bir aferin belgesi verdiler. Sonra staj sözü verdiler.
Sonra?
O gündür bugündür arayacaklar.
Ama biz, sunduğumuz reklam fikrinin benzerini daha sonra televizyonlarda, o banka adına gördük.
Diyeceğim o ki, koca koca yöneticiler gelip fikirlerimizi aldılar.
Gençlerin hayatını zora sokarken, fikirlerini çalarken, yaşam alanı açmazken, koltuklarımıza yapışık kalkmazken…
Sonra kalkıp milattan önce 400’lü yıllarda Sokrates’in söylediği iddia edilen şu sözü söyleyeceğiz:
“Yeni nesilden çok endişeliyim; lüksü seviyorlar, kötü davranışları var, otoriteyi küçümsüyorlar, büyüklere saygı göstermiyorlar…”
Peki biz gençlere ne verdik ki onlardan ne bekliyoruz?
Bence gençlere güven ortamı verilmiyor.
Biz de gençlere ancak “Bıçûka malê, kuçika malê.” diyelim