Öyle görünüyor ki çerçeve yasasının MGK gündemine gelip asıl anlamıyla hayat bulması Ekim ayında gerçekleşmeyecek. Kasım da artık o kadar yakın durmuyor. Sanırım iş Aralık’a sarkacak.
Bu noktayı baştan net koymak lazım. Çünkü kamuoyunda hâlâ “yasa çıkacak mı, çıkmayacak mı” diye bakılıyor. O tartışma geride kaldı. Çerçeve yasa Meclis’ten geçti, Resmî Gazete’de yayımlandı, hukuken duruyor. Asıl mesele yasanın kâğıt üzerinde durması değil; MGK’nın saha tespitini teyit edip kararını Resmî Gazete’ye göndermesi. O teyit gelmeden yasanın asıl hükümleri işlemiyor. Soruşturma, yargılama, infaz ertelemesi, başvuru süresi… hepsi o karara bağlı. Dolayısıyla Ekim’den Aralık’a kayan şey yasa değil, yasanın uygulanabilir hale gelmesi.
İlk hesap kabaca şuydu: yasa çıktıktan sonra iki ay içinde silah teslimi ve fiilî tasfiye sahada görülecek, güvenlik kurumları bunu raporlayacak, Ekim MGK’sı da teyit edecekti. O takvim şimdi tutmuyor. Teslimat ve kamp-mağara boşaltma beklenen hızda ilerlememiş görünüyor. Rapor Ekim’e yetişmezse Kasım da bir ara durak gibi duruyor. Asıl kararın Aralık MGK’sına kalması her geçen gün daha gerçekçi bir senaryo haline geliyor.
Bu gecikmenin sebebi tek taraflı değil. Tam tersine, iki taraf da aynı cümleyi farklı kapıdan okuyor.
İktidar tarafı PKK’ye henüz bu konuda somut adım atılmış değil diyor. Fesih ilanı var, silahlı mücadeleyi bırakma beyanı var, sembolik görüntüler var; ama sahadaki asıl soru hâlâ yanıtlanmış değil: silahlar nerede, ne kadarı teslim edildi, kamplar gerçekten boşaldı mı, örgüt fiilen kapanmış mı? Ankara’nın dili kabaca şöyle: yasa zaten çıktı, şimdi top sahada. Somut silah bırakma ve tasfiye görülmeden MGK teyidi gelmez. Teyit gelmeden de yasanın kapıları açılmaz.
PKK tarafı ise tam tersini kuruyor. Yasal adımlar atılırsa silahsızlanma hızlı biçimde gerçekleşir demek istiyor. Onlara göre Meclis’ten geçen düzenleme yeterli değil. Öcalan’ın statüsü netleşmeden, yönetici kadronun durumu çözülmeden, daha geniş hukuki ve siyasi adımlar görünmeden silah bırakmanın tamamlanması beklenmemeli. Kandil hattından gelen son mesajlar da bunu gösteriyor. “Yasa çıktı, öyleyse sıra bizde” demiyorlar. “Bu haliyle olmaz, önce karşılık görülsün” diyorlar.
İki okuma da kendi içinde tutarlı. Ama aynı masada durmuyorlar. Biri önce sahayı, öbürü önce hukuku ve siyaseti istiyor. Çerçeve yasa ise birinci modeli esas alıyor. Yani önce fiilî son, sonra uygulama. Bu yüzden süreç yürüyor gibi görünse de kilitlendiği yer tam burası.
Bütün bunlara rağmen süreci bitmiş saymak doğru olmaz. Evet, süreç bozulmayacak bir düzeyde varlığını sürdürüyor. Geri alınması zor eşikler aşıldı. Fesih çağrısı yapıldı, örgüt kendini lağvettiğini ilan etti, Meclis’te komisyon kuruldu, geniş oyla bir yasa çıktı, izleme kurulları oluşturuldu. Bu tabloyu bir anda yok saymak kolay değil. PKK’nin bir daha silaha sarılması da artık mümkün görünmüyor. En azından bugünkü dengede böyle duruyor. Çünkü silaha dönüş hem örgütün son yıllarda verdiği mesajlarla çelişir hem de sürecin biriktirdiği maliyeti çok büyütür. Kimse o maliyeti henüz göze almış gibi durmuyor.
Ama bu, işin kendiliğinden tamamlanacağı anlamına gelmiyor.
Sürecin uzaması çeşitli enfeksiyonlara uğrama tehdidiyle karşı karşıya. Zaman burada nötr bir şey değil. Her geçen hafta karşılıklı güvensizliği büyütüyor. Ankara “somut adım yok” dedikçe örgüt tarafı “zaten niyet yok” diye okuyor. Örgüt “yasal zemin eksik” dedikçe Ankara “bahaneye sığınıyor” diye bakıyor. Bu kısır döngü uzadıkça sürecin dili sertleşiyor. Sertleşen dil de sahanın temposunu daha da yavaşlatıyor.
Enfeksiyon riskinin asıl kaynağı da içerideki oyalama kadar bölgede öngörülmeyen gelişmeler. Özellikle Irak ve Suriye hattında beklenmedik bir gerilim, kamp hareketliliğinde bir durma, üçüncü bir aktörün sahaya müdahalesi ya da örgütün kendi içinde farklı merkezlerden gelen çelişkili mesajlar, süreci doğrudan bozmasa bile ateşi canlı tutabilir. Bölge sakin durduğu sürece gecikme yönetilebilir görünüyor. Bölge hareketlendiği anda aynı gecikme bambaşka bir anlama bürünür.
Burada asıl tehlike sürecin resmen çökmesi değil. Asıl tehlike sürecin rölantiye alınması. Rölanti, kopuş kadar gürültülü olmaz. Ama daha sinsi işler. Ne tam ilerler ne tam biter. Yasalar durur, kurullar toplanır, açıklamalar yapılır; sahada ise beklenen eşik bir türlü geçilmez. Böyle bir tablo hem içerideki beklentiyi hem bölgedeki kırılganlığı uzun süre askıda bırakır.
O yüzden Aralık’a sarkması tek başına felaket değil. Felaket, sarkmanın gerekçesiz ve karşılıksız hale gelmesi. Eğer bu süre içinde sahada görünür bir hızlanma olmaz, yasal uygulamanın eşiği netleşmez, taraflar aynı cümleyi tekrar tekrar kurmaya devam ederse süreç bozulmadan yorulur. Yorulan süreç de yeniden silaha dönmese bile başka yerlerden sızmaya başlar. Kimi zaman bir açıklamayla, kimi zaman bir bölgesel gelişmeyle, kimi zaman da içeride büyüyen şüpheyle.
Bugün durduğu yer itibarıyla hâlâ bir süreç var. Kopmuş değil. Geriye de dönmüş değil. Ama Ekim’de kapanması beklenen dosya Aralık’a kalıyorsa, mesele takvim olmaktan çıkıp irade meselesine dönüşüyor. İrade görünür hale gelmezse enfeksiyonlar da kendiliğinden kaybolmaz. Bölgede öngörülmeyen bir gelişme olduğu anda bu enfeksiyonların ne kadar canlı durduğu daha net anlaşılır.