Savaş yalnızca sınırlarda, sokaklarda ya da cephelerde yaşanmaz. Savaş önce zihinde başlar. Düşünceyi daraltır, onu tek bir yöne kilitler ve o yönün dışındaki her şeyi tehdit gibi gösterir. Çatışma ortamında insan düşünmez; taraf tutar. Sormaz; hükmeder. Anlamaya çalışmaz; yargılamaya koşar. Bu yüzden savaş, silahlardan önce düşünceleri esir alır.Savaş ve çatışmalar aynı zamanda düşüncelerin körleşmesine de neden olur. Körleşme, görmemek değildir yalnızca. Görmek istememektir. Farklı düşünce yok sayılır. Karşıdaki insanın da bir tarihi, bir korkusu, bir gerekçesi olabileceği unutulur. Her şey siyah ve beyaz olarak görülür. Gri alanlar kapatılır. Şüphe ihanet sayılır. Tereddüt zayıflık olarak damgalanır. Bu bakış bir süre sonra yalnızca siyasi görüşü değil, yaşam biçimini de ele geçirir. İnsan artık yaşamı anlamaya çalışmaz; yaşamı saflara ayırır. Kim yakın, kim uzak, kim dost, kim düşman… Hayat bir sınıflandırma işine dönüşür.Bu durum dilde de kalıcı hasar bırakır. Dil sertleşir. Kelimeler keskinleşir. Nüans kaybolur. İnsan birini anlatmak yerine işaret eder. Bir fikri açıklamak yerine mahkûm eder. Dil, anlamın taşıyıcısı olmaktan çıkar; tarafın bayrağı haline gelir. Bir kez böyle kullanılan dil, barış geldiğinde bile kolay kolay eski haline dönmez. Çünkü dil, yalnızca o anı değil, sonraki yılları da şekillendirir. Çocuklar o dille büyür. Toplum o dille konuşmayı öğrenir. Düşünce tutsaklaşınca dil de tutsaklaşır; dil tutsaklaşınca gelecek de daralır.Sadece kendini doğru ve haklı gören her düşünce aslında tutsak edilmiş bir düşüncedir. Çünkü düşünce, kendinden emin oldukça değil, kendinden şüphe edebildiği ölçüde canlıdır. Haklılığını sorgulamayan fikir, artık fikir değildir; inanç haline gelmiş bir savunmadır. O savunmanın içinde merhamet azalır, merak kaybolur, dinleme yetisi körelir. İnsan kendi sesinden başka ses duyamaz olur. Bu da en tehlikeli tutsaklıktır. Dışarıdan görünmez. Zincir yoktur. Hapishane duvarı yoktur. Ama zihin kapanmıştır. Kapalı zihin ise en uzun savaşı içeride sürdürür.Barış zamanı işte bu tutsaklığa son veren zamandır. Barış, yalnızca ateşin durması değildir. Barış, düşüncenin yeniden nefes almaya başlamasıdır. İnsan tekrar soru sorabilir. Karşı tarafı yok etmeden dinleyebilir. Kendi haklılığının yanında başka haklılıkların da durabileceğini kabul edebilir. Bu kabul, teslimiyet değildir. Olgunluktur. Düşüncenin özgürleşmesi, her şeyi onaylamak anlamına gelmez. Her şeyi tek bir doğru içine hapsetmemek anlamına gelir.Barış yalnızca şiddete son veren kıymetli bir eylem biçimi değildir. Aynı zamanda insana kendisini geri veren bir yaşam biçimidir. Çünkü savaşta insan kendinden uzaklaşır. Kendini bir davanın, bir öfkenin, bir korkunun içinde kaybeder. Barışta ise yavaş yavaş geri döner. Kendi şüphesine, kendi yorgunluğuna, kendi vicdanına, kendi sessizliğine döner. Bu dönüş basittir gibi görünür ama derin bir iştir. İnsan, düşmanını yenmekten daha zor olan şeyi yapar: kendisiyle karşılaşır.Barış insanın kendisine kavuşmasıdır da. Kendisine kavuşmak, kusursuz olmak değildir. Tam tersine, kusurlu olduğunu hatırlamaktır. Başkasını yok etmeden durabilmektir. Dilini yumuşatmaktır. Bakışını açmaktır. Dünyayı yine siyah ve beyazın ötesinde görebilmektir. Çünkü düşünce ancak o zaman düşünce olur. Yoksa yalnızca savaşın uzantısıdır.Bu yüzden barış, bir sonuç değil, bir haldir. Silahlar susunca otomatik olarak gelmez. Düşünce serbest kalmadıkça, dil onarılmadıkça, yaşam biçimi yeniden insana yer açmadıkça barış eksik kalır. Asıl barış, insanın kendi zihnindeki cepheyi kapatmasıyla başlar. Orada bir gedik açıldığında, dışarıdaki barış da mümkün hale gelir.Savaş düşünceleri tutsaklaştırır.
Barış düşünceleri özgürleştirir.
Ve özgürleşen düşünce, insana kendisini geri verir.
HOŞÇA KALIN