Anasayfa
Yazarlar
İlhami Işık
Yazı Detayı
Bu yazı 88 kez okundu.
Dünya savaşının ayak izleri mi bu?
Son günlere bakıyorum. Avrupa alarma geçiyor. İran’a yönelik savaşın önümüzdeki günlerde büyüme ihtimali konuşuluyor. Suudi Arabistan–Yemen hattı yeniden alevleniyor, Pakistan ve Türkiye’nin adı geçiyor. Türkiye’de 81 ilde sığınak yapılıyor. Tek tek bakınca her birinin ayrı bir açıklaması var. Hepsi bir araya gelince insan durup soruyor: bunlar rastgele mi, yoksa daha büyük bir şeyin ayak sesi mi?
Endişe boşuna değil. Ama her haberi “savaş başladı” diye okumak da ayrı bir tuzak. O yüzden tek tek bakmak lazım.
Avrupa alarma geçti deniyor. Doğru tarafı var, abartılan tarafı da var. Polonya, Fransa, Litvanya, Hollanda son günlerde Rusya’nın drone, füze, sabotaj ve siber hamlelerinden bahsediyor. Polonya uçak kaldırıyor. Almanya hastanelerde kitlesel yaralı senaryosu çalışıyor. Litvanya tahliye planını güncelliyor. NATO komutanı “ittifak hazır” diyor. Bunlar küçük haberler değil. İnsan haklı olarak ürperiyor.
Ama diğer tarafta da bir cümle duruyor: NATO “yakın bir saldırı tehdidi görmüyoruz” diyor. Yani kıta genelinde savaş hali ilan edilmedi. Avrupa’nın tamamı siper kazmıyor. Yükselen şey klasik topyekûn savaştan çok, Ukrayna savaşının beşinci yılı, Rusya’nın sonbahar seferberliği korkusu ve “kaza süsü verilen” bir drone ya da füzenin ittifakı teste çekmesi ihtimali. Hibrit gerilim. Savaşın eşiği gibi duruyor, savaşın kendisi henüz değil.
İran meselesi ayrı. Orası spekülasyon değil, savaş zaten var. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail saldırısıyla başladı. Hamaney öldürüldü. Hürmüz kilitlendi. Tankerler vuruldu. Körfez ülkelerine füze gitti. Bunu “ortadoğuda yine gerginlik var” diye geçiştirmek mümkün değil. Aylardır süren, enerji yollarını bozan, fiyatları ve navlunu dünyaya yayan bir savaş bu.
Bugün duruma bakınca tam tırmanma da görünmüyor, tam barış da yok. Karada bir süredir duraklama var. İran’ın son teyitli büyük füze ve drone salvosu eylülün ilk haftasına gidiyor. Denizde gemi olayları bitmedi ama tempo düşmüş. Bir yanda Trump “rejimi yok etmek mi etmemek mi, büyük karar” diye konuşuyor. Öbür yanda arabulucular, şartlar, para dondurma, ablukayı kaldırma pazarlığı dönüyor. Yani kapı iki tarafa da açık. Önümüzdeki günlerde boyutunun artması mümkün. Kesin artacak demek ise kehanet olur. Savaş bitmedi. Duraklama da kalıcı barış değil. Hürmüz durduğu yerde duruyor. Bir tanker, bir üs, bir siyasi karar her şeyi yeniden kızdırabilir.
Suudi Arabistan ve Yemen tarafı da sessiz değil. Husiler Mocha’yı ve Kızıldeniz kıyısının önemli kısmını aldı. Bâbülmendep’e yaklaştılar. Suudi topraklarına drone ve füze gidiyor. Riyad Yemen’i vuruyor. Yıllardır sönük duran hat yeniden yanıyor. Asıl yeni olan şey şu: ağustosta Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye Mekke’de ortak savunma anlaşması imzaladı. Birine saldırı hepsine saldırı sayılacak deniyor. Pakistan zaten Suudi üslerinde uçak ve birlik bulunduruyor, “fiziken de savunuruz” diyor.
Bu cümle kulağa ağır geliyor. Haklı olarak. Türkiye’nin adı bir savunma paktının içinde geçince insan “biz de mi giriyoruz” diye soruyor. Şu an görünen tablo ise şöyle: Türkiye ve Pakistan’ın Yemen’in içine kara harekâtı açtığına dair teyit yok. Analizlerin çoğu hava savunması, teknoloji, caydırıcılık diyor. Pakistan bir yandan da İran’la konuşup Husileri dizginlemeye çalışıyor. Anlaşma riski büyüttü. Otomatik olarak Türkiye’yi Yemen savaşına sokmuş değil. Ama pakt kâğıt üstünde durduğu sürece “karışma ihtimali” masadan kalkmıyor. Bunu yok saymak da saflık olur.
Türkiye’de 81 ilde sığınak yapılması meselesi ayrı duruyor çünkü insanın ayağına en yakın haber bu. Uydurma değil. 2025’in sonu, 2026’nın başı gibi, özellikle İran–İsrail ve ABD hattındaki füze dersinden sonra TOKİ ve AFAD hattında 81 ile sığınak planı konuşulmaya başlandı. Hedef kişi başına bir metrekare civarı. Savaş, afet, kimyasal biyolojik nükleer risk. İlk “yüz yirmi günde biter” sözü tutmadı. Meclis’te ilerleme soruldu. Eylül 2026’da bazı haberler son aşamaya gelindi diyor. Yeni sığınak yönetmeliği de genişledi. Büyük konut, metro, millet bahçesi gibi yerler de işin içine girdi.
Bunu “yarın bomba yağacak onun için yapıyorlar” diye okumak şart değil. Füze menzili genişleyince devletler sivil savunmayı büyütür. İsrail bunu yıllardır yapıyor. Avrupa’da da stok ve sığınak konuşuluyor. Yine de zamanlama tesadüf değil. Bölge riski artınca hızlandı. İnsan neden şimdi diye sormakta haklı. Cevap “savaş kesin geliyor” olmak zorunda değil. Cevap “devlet ihtimali ciddiye alıyor” olabilir. İkisi aynı şey değil ama ikisi de rahatlatıcı değil.
Peki bütün bunlar 3. dünya savaşının ayak izi mi?
Ayak izi gibi duran şeyler var. Savaşın kendisi henüz yok.
Dünyada üst üste binen gerçekler duruyor. Ukrayna’da beşinci yıl. İran’da aylardır süren büyük savaş. Yemen–Suudi hattının yeniden alevlenmesi. Hürmüz ve Bâbülmendep’in aynı anda sıkışması. NATO–Rusya hattında hibrit gerilim. Nükleer silah kontrol anlaşmalarının çökmüş olması. BM’nin risk anketinde büyük ölçekli savaş endlich zirveye çıkmış. Uzmanlar da rahat değil. Bunu “sosyal medya abartıyor” diye geçiştirmek zor.
Ama 3. dünya savaşı demek için başka şeyler de gerekir. Nükleer güçlerin doğrudan birbirine düzenli orduyla girmesi. İttifakların topyekûn seferberliği. Birden fazla kıtada aynı anda ana cephe. Bugün bunlar yok. Rusya ile NATO henüz doğrudan savaşta değil. Çin ile ABD sıcak çatışmada değil. Türkiye resmen bu savaşların muharip tarafı değil. Avrupa alarma geçmiş olabilir, İran duraklaması bozulabilir, Mekke paktı bir gün işletilebilir. Bunlar risk. Risk ile olup biten aynı şey değil.
Daha doğru cümle şu: dünya 1945’ten beri en sıkışık çatışma örgüsünde. Yanlış bir drone, yanlış bir tanker, yanlış bir “kaza” her şeyi büyütebilir. Bu yüzden endişe rasyonel. Ama “savaş başladı, sığınak sırası geldi” noktası henüz teyitli değil.
Asıl bakılması gereken eşikler belli. Rusya’nın NATO toprağına teyitli saldırısı. İran duraklamasının bozulup İsrail’e veya Körfez’e yeni büyük salvo. Mekke paktının Yemen’de fiilen işletilmesi. Bunlar olursa tablo nitelik değiştirir. Olmadan her gelişmeyi kıyamet ilanı yapmak da, hiçbiri yokmuş gibi davranmak da yanıltıcı.
İnsan neden böyle hissediyor, o da ayrı. Haberler peş peşe geliyor. Dil sert. Liderler “hazırız”, “büyük karar”, “fiziken savunuruz” diyor. Evde sığınak haberi düşüyor. Beyin bunları tek hikâyeye bağlıyor. Tek hikâye bazen doğru çıkar, çoğu zaman da ayrı ayrı krizlerin aynı anda şişmesidir. 2026’nın korkutucu tarafı tam olarak bu: krizler artık birbirinden kopuk durmuyor. Ukrayna Avrupa’yı geriyor. İran enerjiyi geriyor. Yemen deniz yolunu geriyor. Türkiye hem komşu hem paktın içinde hem sığınak yapan ülke. Bağlantı var. Zincirleme patlama henüz yok.
Benim gördüğüm tablo bu. Endişe verici bir duruma işaret ediyor, evet. Ayak izi gibi duruyor, evet. Ama iz ile yürüyüş aynı şey değil. Şimdilik yürüyüş bölgesel savaşlar, hibrit tehdit ve hazırlık. Yarın ne olacağını kimse garanti edemez. O yüzden ne panik ne rehavet. Olanı olduğu gibi görmek lazım.
Ekleme
Tarihi: 20 Eylül 2026 -Pazar
Dünya savaşının ayak izleri mi bu?
Son günlere bakıyorum. Avrupa alarma geçiyor. İran’a yönelik savaşın önümüzdeki günlerde büyüme ihtimali konuşuluyor. Suudi Arabistan–Yemen hattı yeniden alevleniyor, Pakistan ve Türkiye’nin adı geçiyor. Türkiye’de 81 ilde sığınak yapılıyor. Tek tek bakınca her birinin ayrı bir açıklaması var. Hepsi bir araya gelince insan durup soruyor: bunlar rastgele mi, yoksa daha büyük bir şeyin ayak sesi mi?
Endişe boşuna değil. Ama her haberi “savaş başladı” diye okumak da ayrı bir tuzak. O yüzden tek tek bakmak lazım.
Avrupa alarma geçti deniyor. Doğru tarafı var, abartılan tarafı da var. Polonya, Fransa, Litvanya, Hollanda son günlerde Rusya’nın drone, füze, sabotaj ve siber hamlelerinden bahsediyor. Polonya uçak kaldırıyor. Almanya hastanelerde kitlesel yaralı senaryosu çalışıyor. Litvanya tahliye planını güncelliyor. NATO komutanı “ittifak hazır” diyor. Bunlar küçük haberler değil. İnsan haklı olarak ürperiyor.
Ama diğer tarafta da bir cümle duruyor: NATO “yakın bir saldırı tehdidi görmüyoruz” diyor. Yani kıta genelinde savaş hali ilan edilmedi. Avrupa’nın tamamı siper kazmıyor. Yükselen şey klasik topyekûn savaştan çok, Ukrayna savaşının beşinci yılı, Rusya’nın sonbahar seferberliği korkusu ve “kaza süsü verilen” bir drone ya da füzenin ittifakı teste çekmesi ihtimali. Hibrit gerilim. Savaşın eşiği gibi duruyor, savaşın kendisi henüz değil.
İran meselesi ayrı. Orası spekülasyon değil, savaş zaten var. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail saldırısıyla başladı. Hamaney öldürüldü. Hürmüz kilitlendi. Tankerler vuruldu. Körfez ülkelerine füze gitti. Bunu “ortadoğuda yine gerginlik var” diye geçiştirmek mümkün değil. Aylardır süren, enerji yollarını bozan, fiyatları ve navlunu dünyaya yayan bir savaş bu.
Bugün duruma bakınca tam tırmanma da görünmüyor, tam barış da yok. Karada bir süredir duraklama var. İran’ın son teyitli büyük füze ve drone salvosu eylülün ilk haftasına gidiyor. Denizde gemi olayları bitmedi ama tempo düşmüş. Bir yanda Trump “rejimi yok etmek mi etmemek mi, büyük karar” diye konuşuyor. Öbür yanda arabulucular, şartlar, para dondurma, ablukayı kaldırma pazarlığı dönüyor. Yani kapı iki tarafa da açık. Önümüzdeki günlerde boyutunun artması mümkün. Kesin artacak demek ise kehanet olur. Savaş bitmedi. Duraklama da kalıcı barış değil. Hürmüz durduğu yerde duruyor. Bir tanker, bir üs, bir siyasi karar her şeyi yeniden kızdırabilir.
Suudi Arabistan ve Yemen tarafı da sessiz değil. Husiler Mocha’yı ve Kızıldeniz kıyısının önemli kısmını aldı. Bâbülmendep’e yaklaştılar. Suudi topraklarına drone ve füze gidiyor. Riyad Yemen’i vuruyor. Yıllardır sönük duran hat yeniden yanıyor. Asıl yeni olan şey şu: ağustosta Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye Mekke’de ortak savunma anlaşması imzaladı. Birine saldırı hepsine saldırı sayılacak deniyor. Pakistan zaten Suudi üslerinde uçak ve birlik bulunduruyor, “fiziken de savunuruz” diyor.
Bu cümle kulağa ağır geliyor. Haklı olarak. Türkiye’nin adı bir savunma paktının içinde geçince insan “biz de mi giriyoruz” diye soruyor. Şu an görünen tablo ise şöyle: Türkiye ve Pakistan’ın Yemen’in içine kara harekâtı açtığına dair teyit yok. Analizlerin çoğu hava savunması, teknoloji, caydırıcılık diyor. Pakistan bir yandan da İran’la konuşup Husileri dizginlemeye çalışıyor. Anlaşma riski büyüttü. Otomatik olarak Türkiye’yi Yemen savaşına sokmuş değil. Ama pakt kâğıt üstünde durduğu sürece “karışma ihtimali” masadan kalkmıyor. Bunu yok saymak da saflık olur.
Türkiye’de 81 ilde sığınak yapılması meselesi ayrı duruyor çünkü insanın ayağına en yakın haber bu. Uydurma değil. 2025’in sonu, 2026’nın başı gibi, özellikle İran–İsrail ve ABD hattındaki füze dersinden sonra TOKİ ve AFAD hattında 81 ile sığınak planı konuşulmaya başlandı. Hedef kişi başına bir metrekare civarı. Savaş, afet, kimyasal biyolojik nükleer risk. İlk “yüz yirmi günde biter” sözü tutmadı. Meclis’te ilerleme soruldu. Eylül 2026’da bazı haberler son aşamaya gelindi diyor. Yeni sığınak yönetmeliği de genişledi. Büyük konut, metro, millet bahçesi gibi yerler de işin içine girdi.
Bunu “yarın bomba yağacak onun için yapıyorlar” diye okumak şart değil. Füze menzili genişleyince devletler sivil savunmayı büyütür. İsrail bunu yıllardır yapıyor. Avrupa’da da stok ve sığınak konuşuluyor. Yine de zamanlama tesadüf değil. Bölge riski artınca hızlandı. İnsan neden şimdi diye sormakta haklı. Cevap “savaş kesin geliyor” olmak zorunda değil. Cevap “devlet ihtimali ciddiye alıyor” olabilir. İkisi aynı şey değil ama ikisi de rahatlatıcı değil.
Peki bütün bunlar 3. dünya savaşının ayak izi mi?
Ayak izi gibi duran şeyler var. Savaşın kendisi henüz yok.
Dünyada üst üste binen gerçekler duruyor. Ukrayna’da beşinci yıl. İran’da aylardır süren büyük savaş. Yemen–Suudi hattının yeniden alevlenmesi. Hürmüz ve Bâbülmendep’in aynı anda sıkışması. NATO–Rusya hattında hibrit gerilim. Nükleer silah kontrol anlaşmalarının çökmüş olması. BM’nin risk anketinde büyük ölçekli savaş endlich zirveye çıkmış. Uzmanlar da rahat değil. Bunu “sosyal medya abartıyor” diye geçiştirmek zor.
Ama 3. dünya savaşı demek için başka şeyler de gerekir. Nükleer güçlerin doğrudan birbirine düzenli orduyla girmesi. İttifakların topyekûn seferberliği. Birden fazla kıtada aynı anda ana cephe. Bugün bunlar yok. Rusya ile NATO henüz doğrudan savaşta değil. Çin ile ABD sıcak çatışmada değil. Türkiye resmen bu savaşların muharip tarafı değil. Avrupa alarma geçmiş olabilir, İran duraklaması bozulabilir, Mekke paktı bir gün işletilebilir. Bunlar risk. Risk ile olup biten aynı şey değil.
Daha doğru cümle şu: dünya 1945’ten beri en sıkışık çatışma örgüsünde. Yanlış bir drone, yanlış bir tanker, yanlış bir “kaza” her şeyi büyütebilir. Bu yüzden endişe rasyonel. Ama “savaş başladı, sığınak sırası geldi” noktası henüz teyitli değil.
Asıl bakılması gereken eşikler belli. Rusya’nın NATO toprağına teyitli saldırısı. İran duraklamasının bozulup İsrail’e veya Körfez’e yeni büyük salvo. Mekke paktının Yemen’de fiilen işletilmesi. Bunlar olursa tablo nitelik değiştirir. Olmadan her gelişmeyi kıyamet ilanı yapmak da, hiçbiri yokmuş gibi davranmak da yanıltıcı.
İnsan neden böyle hissediyor, o da ayrı. Haberler peş peşe geliyor. Dil sert. Liderler “hazırız”, “büyük karar”, “fiziken savunuruz” diyor. Evde sığınak haberi düşüyor. Beyin bunları tek hikâyeye bağlıyor. Tek hikâye bazen doğru çıkar, çoğu zaman da ayrı ayrı krizlerin aynı anda şişmesidir. 2026’nın korkutucu tarafı tam olarak bu: krizler artık birbirinden kopuk durmuyor. Ukrayna Avrupa’yı geriyor. İran enerjiyi geriyor. Yemen deniz yolunu geriyor. Türkiye hem komşu hem paktın içinde hem sığınak yapan ülke. Bağlantı var. Zincirleme patlama henüz yok.
Benim gördüğüm tablo bu. Endişe verici bir duruma işaret ediyor, evet. Ayak izi gibi duruyor, evet. Ama iz ile yürüyüş aynı şey değil. Şimdilik yürüyüş bölgesel savaşlar, hibrit tehdit ve hazırlık. Yarın ne olacağını kimse garanti edemez. O yüzden ne panik ne rehavet. Olanı olduğu gibi görmek lazım.
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.