Çok ilginçtir ki, “devlet aklı” ile “devleti yönetenlerin aklı” kavramlarını insanlar sürekli birbirine karıştırıyor.
Bu karışıklık sürdükçe de siyaset sahnesinde gerçek anlamda oyun kurmak, strateji üretmek ve uzun vadeli hamleler yapmak neredeyse imkânsız hale geliyor. Çünkü “devlet aklı” dediğiniz şey, devletin varoluşsal çıkarlarını, coğrafi zorunluluklarını, tarihsel hafızasını ve kurumsal sürekliliğini temsil ederken; “devleti yönetenlerin aklı” ise o anki iktidarın ideolojik tercihlerini, siyasi hayatta kalma reflekslerini, taban dinamiklerini ve kişisel/ekip stratejilerini yansıtır.
Bu ikisini ayırt edemediğinizde, her hamleyi “devlet böyle istiyor” diye yorumlarsınız ve iş işten geçene kadar anlamaya çalışırsınız.
Türkiye’de bu ayrımın en net örneği, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne uzanan süreçte yatıyor.
Atatürk, ilk ve en güçlü “devlet aklı” temsilcisi olarak öne çıkar. Kurtuluş Savaşı’ndan Cumhuriyet’in ilanına, hilafetin kaldırılmasından modernleşme hamlelerine kadar her adım, devletin hayatta kalması ve yeni bir ulus-devlet inşası mantığı üzerine kuruluydu.
Coğrafyanın getirdiği tehditler, eski imparatorluk enkazının yarattığı boşluklar ve Batı ile Doğu arasındaki konum, Atatürk’ün stratejik vizyonunu şekillendirdi. Bu dönemde devlet aklı ile liderin aklı büyük ölçüde örtüşüyordu; çünkü yeni bir devlet inşa ediliyordu ve bu inşanın mantığı, bireysel tercihlerin ötesindeydi.
Atatürk’ten sonra tablo değişmeye başladı. İsmet İnönü dönemi, “kısmi devlet aklı”nın hâkim olduğu bir geçiş süreciydi.
Tek parti rejiminin sona ermesi, çok partili hayata geçiş ve dış politikadaki zorunluluklar, devlet aklını tek bir kişinin veya dar bir kadronun elinden çıkarmaya başladı.
İnönü, bu aklı korumaya çalışırken, aynı zamanda devleti yönetenlerin (hükümetlerin, partilerin) aklıyla paylaşmak zorunda kaldı. Bu paylaşım, özellikle 1950’lerden itibaren daha belirginleşti.
Soğuk Savaş dönemi ise bambaşka bir dinamik getirdi.
Türkiye’nin devlet aklı, büyük ölçüde ABD ve NATO ittifakı üzerinden şekillendi. Anti-komünizm, Batı Bloku’na entegrasyon, Kıbrıs gibi kritik dosyalar ve güvenlik politikaları, devletin uzun vadeli çıkarları olarak tanımlandı ama bu çıkarların büyük kısmı dış aktörlerin etkisiyle belirleniyordu.
İçeride ise TSK, bürokrasi ve belirli sivil kesimler bu “devlet aklı”nın taşıyıcısı olarak görüldü.
Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte ise birden fazla yapı “ben devlet aklıyım” iddiasıyla ortaya çıktı. 1990’lar ve 2000’lerin başı, bu çok başlılığın en yoğun yaşandığı dönemdi.
2010 yılına kadar, özellikle TSK ağırlıklı bir yapı, tam olmasa da kendisine “devlet aklı” diyen en önemli aktörlerden biriydi.
Kurumsal hafıza, güvenlik doktrini ve belirli kırmızı çizgiler üzerinden devletin sürekliliğini temsil etme iddiası taşıyordu. Bu yapı, zaman zaman hükümetlerle gerilim yaşasa da, birçok kritik dosyada belirleyici rol oynadı.
Ancak 2010’lardan itibaren, özellikle 15 Temmuz sonrası yaşanan kurumsal dönüşümlerle birlikte tablo kökten değişti. Bugün Türkiye’de bir devlet aklından ziyade, “devleti yönetenlerin aklı” hâkim durumda ve bu aklı uzun zamandır Recep Tayyip Erdoğan temsil ediyor.
Karar alma mekanizmaları, dış politika hamleleri, ekonomi yönetimi ve güvenlik stratejileri büyük ölçüde mevcut iktidarın stratejik sezgisi, siyasi hesapları ve ideolojik öncelikleri etrafında şekilleniyor.
Bu, güç konsolidasyonu açısından etkili bir yaklaşım olabilir; ancak devlet aklının klasik tanımı olan “kişilerden bağımsız, kurumsal ve uzun vadeli çıkarlar” mantığından uzaklaşıyor.
Bu farkı tam olarak tespit edemediğinizde siyaseten atıl hale gelirsiniz.
Sorun " Burada bir devlet aklı var” diye koyduğunuzda, karşı tarafın her hamlesini bin türlü yorumlamaya çalışırsınız. Aslında o hamle, devlet aklının gereği değil, o anki yönetenlerin aklından kaynaklanan bir taktik olabilir. Sonuçta ya aşırı temkinli kalırsınız ya da yanlış yerde direnç gösterirsiniz. Oyun kurma siyaseti etkisizleşir çünkü siz hâlâ “devlet” diye soyut bir akıl ararken, karşı taraf somut iktidar dinamikleriyle hareket eder.
Bu karışıklığın en büyük zararı, muhalefet, analist ve karar vericiler üzerinde olur.
Her politikayı “devlet aklı böyle gerektiriyor” diye meşrulaştırmak veya eleştirmek, gerçek tartışmayı kapatır.
Oysa gerçekçi bir bakış, “Mevcut iktidar şunu istiyor çünkü şu hesapları yapıyor; devlet ise şu coğrafi, demografik ve ekonomik zorunluluklara mahkûm” ayrımını yapmayı gerektirir.
Bu ayrım yapıldığında hem öngörü artar hem de etkili karşı stratejiler üretmek mümkün olur.
Tarih boyunca devlet aklı en güçlü olduğu dönemlerde, lider ile kurumlar arasında bir denge vardı.
Tam örtüşme (kişileşme) hem hızlı karar alma sağlar hem de kırılganlık yaratır.
Türkiye’nin bugünkü konumu da bu denge arayışının tam ortasında duruyor. Farkı görmek, sadece akademik bir egzersiz değil; etkili siyaset yapmanın temel şartıdır. Aksi takdirde, sürekli “neden böyle oldu” diye şaşırıp durursunuz ve inisiyatif başkalarının elinde kalır.
Bu ayrımı netleştirmek, hem iktidar hem muhalefet açısından uzun vadeli bir zorunluluk.
Çünkü devlet, kişilere indirgenemeyecek kadar büyük ve karmaşık bir yapıdır.
Yönetenlerin aklı ise o anın gerçekliğidir.
İkisini karıştırmak, siyaseti kör bir oyuna dönüştürür.