İlhami Işık
Köşe Yazarı
İlhami Işık
 

Kürt legal siyasetinde beklenen değişim ne kadar gerçekçi.

Değişim bekleyişi uzadıkça inandırıcılığını yitirir.  Sorun, değişimi omuzlayacak bir iradenin hâlâ durup durmadığıdır. İçerideki tartışma çoğu zaman kişilere kilitlenir.  Bu tabloyu yalnızca içeriden okumak da eksik kalır. Legal Kürt siyaseti sıradan bir yarışın içinde yürümüyor. Parti kapatmaları, seçilmişlerin cezaevine düşmesi, kayyumlar, yerel yönetimlerin elinden alınması, siyaseti bir hak olmaktan çıkarıp bir suç şüphesine çeviren hukuk... Bunlar kadro üretimini pahalı hale getirdi. Belediye bir okuldu; o okul defalarca basıldı. Deneyimli isimler tasfiye edildi. Yerel siyaset, kesintisiz bir yönetim pratiği olmaktan çıkarıldı. Bu baskı gerçektir. Ama gerçek olan her şey, her şeyi açıklamaz. Baskı, aynı isimlerin neden durmadan geri geldiğini tek başına anlatmaz. Eleştirinin neden yıllardır “zamansız” bulunduğunu tek başına anlatmaz. Liyakatin neden işlemediğini, güç birikiminin neden konuşulup konuşulup yerinde kaldığını tek başına anlatmaz. Asıl sorun, dış baskının iç düzeni meşrulaştırmasıdır. “Şimdi sırası değil” cümlesinin ardında çoğu zaman gerçek bir tehdit vardır. Fakat o cümle yeterince uzun tekrarlanınca, tehdit bir kalkan haline gelir. Kalkanın gölgesinde aynı ilişkiler büyür. Böylece baskı, değişmemenin gerekçesi olur. Değişmeyen yapı da, baskının açtığı boşluğu dolduramaz. İki katman birbirini besler. Yeni kadro yetişmiyorsa, bunun bir nedeni alanın daraltılmasıdır. Diğer nedeni, daralan alanda kalanların o darlığı kendi lehine çevirmesidir. Birini söyleyip diğerini örtmek, mevcut düzenin en işine gelen anlatıdır. Çünkü böylece her tıkanıklık dışarıya yıkılır, her süreklilik zorunluluk gibi görünür. Sandığa bakıp “taban duruyor, öyleyse sorun yok” demek de yanıltır. Tabanın bir kısmı hâlâ duruyordur. Belirli kentlerde oy hâlâ yüksek çıkıyordur. Belediyeler kazanılır, kaybedilir, yeniden kazanılır. Bu, toplumsal bağın tamamen koptuğunu göstermez. Ama asıl kayıp oy kaybından ibaret değildir. Kaybedilen şey, bu siyasetin kendini yenileyebileceğine dair inançtır. İnsanlar oy verebilir ve yine de o yapıdan bir gelecek beklemeyebilir. Destek, umutla karışık bir bağlılık olmaktan çıkıp “başka adres yok” hesabına dönebilir. Bu en tehlikeli evredir. Sandık bir süre daha tutulur; içerideki enerji çekilir. Üst üste gelen kırılmalar da yalnızca rakam değildir. Kazanılan yerin yeniden elden çıkması, vaat edilen yenilenmenin ertelenmesi, süreç konuşulurken kadroların aynı kalması, kongrelerin “asıl dönüşüm sonra” diye geçiştirilmesi... Bunların her biri tabana aynı cümleyi fısıldar: Siz konuşursunuz, düzen devam eder. Bir siyaset toplumsal desteği bir süre taşıyabilir. Ama inancı taşıyamazsa, o destek giderek bir alışkanlığa, alışkanlık da bir yorgunluğa döner. Yorgunluk ise en çok, değişeceğini sanarak bekleyenleri bitirir. Yenilenme vaadi bu siyasetin periyodik ritüellerinden biri haline gelmiştir. Kongre yaklaşır, “yeni dönem” konuşulur, listelerde birkaç yüz değişir, tepedeki omurga aynı kalır. Orta kademede hareket görülür, esas ilişki korunur. Buna yenilenme denir. Oysa bu, düzenin kendini yeniden üretme biçimidir. Asıl dönüşümün hep bir sonraki toplantıya bırakılması tesadüf değildir. Erteleme, bu siyasal düzenin yönetim tekniğidir. Bugün dokunulmaz olan bağ, yarına bırakılan vaadin gölgesinde büyür. Yarın geldiğinde de yeni bir gerekçe bulunur. Süreç varsa süreç, kriz varsa kriz, seçim varsa seçim, birlik varsa birlik. Gerekçe bitmez. Bitmeyen gerekçe, bitmeyen koltuk üretir. Bu yüzden “kadrolar değişsin” talebi tek başına naif kalır. Değişmesi gereken yalnızca isimler değildir. İsimleri koruyan karar alma biçimi, eleştiriyi yumuşatan dil, güç birikimini normalleştiren ilişki ağı durdukça, yeni yüzler de eski düzenin malzemesi olur. Yeni, içeri alındığı anda eskiye çevrilir. En ağır cümle burada durur: Yıllarca aynı isimleri ve ilişkileri yeniden üreten bir yapı, sonunda kendi alternatifini de üretemez hale gelir. Bu, birkaç kişinin inatlaşmasından daha büyük bir meseledir. Bir hareket alternatifini içeriden çıkarabiliyorsa yaşıyordur. Çıkaramıyorsa, yalnızca ayakta duruyordur. Ayakta durmak bir süre idare eder. Ama siyaset idare etmekle çoğalmaz. Siyaset, yeni irade üretebildiği ölçüde nefes alır. Alternatif içeriden çıkmayınca iki şey olur. Hoşnutsuzluk dağılır; öfke örgütlenmez, sızlanmaya dönüşür. Ya da yenilenme yukarıdan tarif edilir. Dışarıdan, süreçten, başka bir merkezden “yeni kadro” diye bir liste iner. O zaman değişim, tabanın kazanımı olmaktan çıkar; yönetilen bir müdahaleye döner. Bu da inancı onarmaz. Tersine, “zaten kendi içimizden bir irade çıkmıyor” duygusunu kesinleştirir. Asıl ürküten, değişimi istemeyen bir azınlığın varlığı değildir. Asıl ürküten, değişimi isteyen çoğunluğun bunu taşıyacak dili, kadroyu ve cesareti kuramamasıdır. İstek vardır, şikâyet vardır, tespit vardır. Eksik olan, bunları bir iradeye çeviren omurgadır. Omurga olmayınca söz çoğalır, yön kaybolur. Toplumsal destek dalgalanabilir. Oy artar, azalır, yer değiştirir. Bu, siyasetin normalidir. Ama bir toplum “bu düzen değişebilir” diye bakmayı bıraktığında, ortada yalnızca bir parti sorunu kalmaz. Ortada bir umut sorunu oluşur. İnanç tükenince insanlar ikiye, üçe bölünür. Bir kısmı susar. Bir kısmı uzaklaşır. Bir kısmı da aynı şikâyeti sonsuz kez tekrarlayarak yerinde sayar. Her üçü de mevcut düzenin işine gelir. Çünkü düzenin en çok korktuğu şey, şikâyetin örgütlenmesidir; şikâyetin güzel cümlelere dökülmesi değil. Bugün konuşulması gereken, falancanın koltuğu değildir. Konuşulması gereken, o koltuğu mümkün kılan düzenin hâlâ kendi içinden bir çıkış üretebilip üretemediğidir. Üretemiyorsa, mesele birkaç ismin fazlalığı değil, bir siyasal kapasitenin tükenişidir. Yeni kadro yetişmiyorsa, liyakat işlemiyorsa, eleştiri etkisizleşiyorsa, güç ilişkileri çözülmüyorsa, bunun adı geçici bir durgunluk değildir. Bunun adı, kendini yenileyemeyen bir siyasal düzendir. Böyle bir düzen bir süre daha varlığını sürdürebilir. Ayakta kalmak, yaşamak sanılabilir. Ama varlığını sürdürmesi, değişimin mümkün olduğuna dair inancı geri getirmez. İnanç gittikten sonra geriye kalan şey azdır: aynı isimler, aynı ilişkiler ve herkesin ezbere bildiği şikâyet. Söz durur, düzen durur. Asıl sessizlik de orada başlar.
Ekleme Tarihi: 26 Eylül 2026 -Cumartesi
İlhami Işık

Kürt legal siyasetinde beklenen değişim ne kadar gerçekçi.

Değişim bekleyişi uzadıkça inandırıcılığını yitirir.  Sorun, değişimi omuzlayacak bir iradenin hâlâ durup durmadığıdır.

İçerideki tartışma çoğu zaman kişilere kilitlenir. 
Bu tabloyu yalnızca içeriden okumak da eksik kalır. Legal Kürt siyaseti sıradan bir yarışın içinde yürümüyor. Parti kapatmaları, seçilmişlerin cezaevine düşmesi, kayyumlar, yerel yönetimlerin elinden alınması, siyaseti bir hak olmaktan çıkarıp bir suç şüphesine çeviren hukuk... Bunlar kadro üretimini pahalı hale getirdi. Belediye bir okuldu; o okul defalarca basıldı. Deneyimli isimler tasfiye edildi. Yerel siyaset, kesintisiz bir yönetim pratiği olmaktan çıkarıldı. Bu baskı gerçektir.
Ama gerçek olan her şey, her şeyi açıklamaz. Baskı, aynı isimlerin neden durmadan geri geldiğini tek başına anlatmaz. Eleştirinin neden yıllardır “zamansız” bulunduğunu tek başına anlatmaz. Liyakatin neden işlemediğini, güç birikiminin neden konuşulup konuşulup yerinde kaldığını tek başına anlatmaz. Asıl sorun, dış baskının iç düzeni meşrulaştırmasıdır. “Şimdi sırası değil” cümlesinin ardında çoğu zaman gerçek bir tehdit vardır. Fakat o cümle yeterince uzun tekrarlanınca, tehdit bir kalkan haline gelir. Kalkanın gölgesinde aynı ilişkiler büyür. Böylece baskı, değişmemenin gerekçesi olur. Değişmeyen yapı da, baskının açtığı boşluğu dolduramaz. İki katman birbirini besler.
Yeni kadro yetişmiyorsa, bunun bir nedeni alanın daraltılmasıdır. Diğer nedeni, daralan alanda kalanların o darlığı kendi lehine çevirmesidir. Birini söyleyip diğerini örtmek, mevcut düzenin en işine gelen anlatıdır. Çünkü böylece her tıkanıklık dışarıya yıkılır, her süreklilik zorunluluk gibi görünür.
Sandığa bakıp “taban duruyor, öyleyse sorun yok” demek de yanıltır. Tabanın bir kısmı hâlâ duruyordur. Belirli kentlerde oy hâlâ yüksek çıkıyordur. Belediyeler kazanılır, kaybedilir, yeniden kazanılır. Bu, toplumsal bağın tamamen koptuğunu göstermez. Ama asıl kayıp oy kaybından ibaret değildir. Kaybedilen şey, bu siyasetin kendini yenileyebileceğine dair inançtır. İnsanlar oy verebilir ve yine de o yapıdan bir gelecek beklemeyebilir. Destek, umutla karışık bir bağlılık olmaktan çıkıp “başka adres yok” hesabına dönebilir. Bu en tehlikeli evredir. Sandık bir süre daha tutulur; içerideki enerji çekilir.
Üst üste gelen kırılmalar da yalnızca rakam değildir. Kazanılan yerin yeniden elden çıkması, vaat edilen yenilenmenin ertelenmesi, süreç konuşulurken kadroların aynı kalması, kongrelerin “asıl dönüşüm sonra” diye geçiştirilmesi... Bunların her biri tabana aynı cümleyi fısıldar: Siz konuşursunuz, düzen devam eder. Bir siyaset toplumsal desteği bir süre taşıyabilir. Ama inancı taşıyamazsa, o destek giderek bir alışkanlığa, alışkanlık da bir yorgunluğa döner. Yorgunluk ise en çok, değişeceğini sanarak bekleyenleri bitirir.
Yenilenme vaadi bu siyasetin periyodik ritüellerinden biri haline gelmiştir. Kongre yaklaşır, “yeni dönem” konuşulur, listelerde birkaç yüz değişir, tepedeki omurga aynı kalır. Orta kademede hareket görülür, esas ilişki korunur. Buna yenilenme denir. Oysa bu, düzenin kendini yeniden üretme biçimidir. Asıl dönüşümün hep bir sonraki toplantıya bırakılması tesadüf değildir. Erteleme, bu siyasal düzenin yönetim tekniğidir. Bugün dokunulmaz olan bağ, yarına bırakılan vaadin gölgesinde büyür. Yarın geldiğinde de yeni bir gerekçe bulunur. Süreç varsa süreç, kriz varsa kriz, seçim varsa seçim, birlik varsa birlik. Gerekçe bitmez. Bitmeyen gerekçe, bitmeyen koltuk üretir.
Bu yüzden “kadrolar değişsin” talebi tek başına naif kalır. Değişmesi gereken yalnızca isimler değildir. İsimleri koruyan karar alma biçimi, eleştiriyi yumuşatan dil, güç birikimini normalleştiren ilişki ağı durdukça, yeni yüzler de eski düzenin malzemesi olur. Yeni, içeri alındığı anda eskiye çevrilir.
En ağır cümle burada durur: Yıllarca aynı isimleri ve ilişkileri yeniden üreten bir yapı, sonunda kendi alternatifini de üretemez hale gelir. Bu, birkaç kişinin inatlaşmasından daha büyük bir meseledir. Bir hareket alternatifini içeriden çıkarabiliyorsa yaşıyordur. Çıkaramıyorsa, yalnızca ayakta duruyordur. Ayakta durmak bir süre idare eder. Ama siyaset idare etmekle çoğalmaz. Siyaset, yeni irade üretebildiği ölçüde nefes alır.
Alternatif içeriden çıkmayınca iki şey olur. Hoşnutsuzluk dağılır; öfke örgütlenmez, sızlanmaya dönüşür. Ya da yenilenme yukarıdan tarif edilir. Dışarıdan, süreçten, başka bir merkezden “yeni kadro” diye bir liste iner. O zaman değişim, tabanın kazanımı olmaktan çıkar; yönetilen bir müdahaleye döner. Bu da inancı onarmaz. Tersine, “zaten kendi içimizden bir irade çıkmıyor” duygusunu kesinleştirir.
Asıl ürküten, değişimi istemeyen bir azınlığın varlığı değildir. Asıl ürküten, değişimi isteyen çoğunluğun bunu taşıyacak dili, kadroyu ve cesareti kuramamasıdır. İstek vardır, şikâyet vardır, tespit vardır. Eksik olan, bunları bir iradeye çeviren omurgadır. Omurga olmayınca söz çoğalır, yön kaybolur.
Toplumsal destek dalgalanabilir. Oy artar, azalır, yer değiştirir. Bu, siyasetin normalidir. Ama bir toplum “bu düzen değişebilir” diye bakmayı bıraktığında, ortada yalnızca bir parti sorunu kalmaz. Ortada bir umut sorunu oluşur. İnanç tükenince insanlar ikiye, üçe bölünür. Bir kısmı susar. Bir kısmı uzaklaşır. Bir kısmı da aynı şikâyeti sonsuz kez tekrarlayarak yerinde sayar. Her üçü de mevcut düzenin işine gelir. Çünkü düzenin en çok korktuğu şey, şikâyetin örgütlenmesidir; şikâyetin güzel cümlelere dökülmesi değil.
Bugün konuşulması gereken, falancanın koltuğu değildir. Konuşulması gereken, o koltuğu mümkün kılan düzenin hâlâ kendi içinden bir çıkış üretebilip üretemediğidir. Üretemiyorsa, mesele birkaç ismin fazlalığı değil, bir siyasal kapasitenin tükenişidir. Yeni kadro yetişmiyorsa, liyakat işlemiyorsa, eleştiri etkisizleşiyorsa, güç ilişkileri çözülmüyorsa, bunun adı geçici bir durgunluk değildir. Bunun adı, kendini yenileyemeyen bir siyasal düzendir.
Böyle bir düzen bir süre daha varlığını sürdürebilir. Ayakta kalmak, yaşamak sanılabilir. Ama varlığını sürdürmesi, değişimin mümkün olduğuna dair inancı geri getirmez. İnanç gittikten sonra geriye kalan şey azdır: aynı isimler, aynı ilişkiler ve herkesin ezbere bildiği şikâyet. Söz durur, düzen durur. Asıl sessizlik de orada başlar.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve batmanolaygazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
Marka Flower Çiçekçi