Süreç bir şekilde devam ediyor ve sürecin biteceğine dair hiçbir emare görünmüyor. İki yıldır konuşulan, milyonlarca insanın umut bağladığı, toplumun her kesiminde hararetle tartışılan bu kritik dönemde, özellikle DEM Parti ve AK Parti’nin iletişim dilleri öylesine ketum, öylesine kapalı ki, insan ister istemez kaygılanıyor.
Herkesin her şeyi konuştuğu, sosyal medyanın anında yaydığı, dedikodunun ve spekülasyonun hızla yayıldığı bir çağda, süreci yönetenlerin bu kadar suskun kalması çok ilginç. Toplum, özellikle de barış ve istikrar özlemi çeken kesimler, bu süreçten somut sonuçlar bekliyor.
Dağdan inme umudu taşıyanlar, evladını bekleyen anneler, yıllardır süren çatışmanın gölgesinde yaşamış insanlar, adil bir çözümün gelmesini, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesini, kalıcı bir barışın inşasını istiyor. Ama bu beklenti, şeffaf ve düzenli bilgilendirme olmadan yönetilirse, yarın büyük bir hayal kırıklığına dönüşme riski taşıyor.
Sürekli tarihler verip, o tarihler geçtikten sonra sessizliğe bürünmek, ciddi bir iletişim zaafıdır. Bu zaaf, güven duygusunu zedeliyor, şüpheleri besliyor ve sürecin en değerli sermayesi olan toplumsal desteği eritiyor. Neden bu kadar ketumluk? Süreci yürütenler, “Bizim bilmemiz yeter, gerekli zamanda bilgilendirme yaparız” mantığıyla hareket ediyor gibi görünüyor. Bu duruş, iletişim dili açısından son derece yanlış ve tehlikelidir. Çünkü yaşadığımız dönem, arka planda yürütülen gizli bir süreç değil; tam tersine, iki yıldır kamuoyunun önünde konuşulan, tartışılan, sonuçları merakla beklenen bir süreçtir. Abdullah Öcalan’ın çağrıları, İmralı ziyaretleri, Meclis komisyonu, DEM Parti heyetlerinin AK Parti ve MHP ile görüşmeleri, sembolik silah yakma törenleri… Bunların hepsi toplumun gözü önünde gerçekleşti.
Peki sonra?
Somut adımlar nerede, takvim nerede, yol haritası nerede?
Herkesin her şeyi konuştuğu bir dönemde, resmi tarafların suskun kalması, ortalığı yalan ve spekülatif bilgilerle dolduruyor. Sosyal medya, kulis haberleri, “kaynaklara yakın” isimlerin açıklamalarıyla dolup taşıyor. Bunların bir kısmı doğru, bir kısmı abartılı, bir kısmı ise tamamen uydurma. Sonuçta toplum enfekte oluyor, kutuplaşma derinleşiyor, güven duygusu aşınıyor.
Oysa şeffaflık tam tersine süreci güçlendirir. İnsanlar neyin olduğunu, neyin beklendiğini, hangi aşamada olunduğunu bilirlerse, sabır gösterir, destek olur. Bilgi eksikliğinde ise en olumsuz senaryolar bile gerçek gibi algılanır. Hem iktidar hem DEM Parti, iletişim dillerini gözden geçirmelidir. Bu süreç, sadece iki parti arasında veya İmralı ile Ankara arasında yürütülen teknik bir müzakere değildir.
Bu, 100 yıllık bir meselenin şiddet zemininden hukuk zeminine çekilme çabasıdır. Bu kadar büyük bir dönüşüm, toplumun sahiplenmesiyle mümkün olur. Sahiplenme ise ancak bilgiyle, şeffaflıkla, dürüstlükle gelir. Sürekli “mutabakat sağlandı”, “görüşmeler olumlu geçti”, “ilerleme var” gibi genel ifadeler yetmiyor.
Toplum, somut adımları, atılan imzaları, çıkması planlanan çerçeve yasanın (veya kök yasanın) kapsamını, takvimi, olası engelleri ve çözüm önerilerini duymak istiyor. Temmuz ayı gibi kritik bir dönemde hâlâ belirsizlik hâkimse, bu durum sadece güven erozyonu yaratmakla kalmaz, sürecin kendisine de zarar verir. Beklentiler yükseliyor, umutlar artıyor, ama somut karşılık gelmeyince o umutlar yerini öfkeye ve hayal kırıklığına bırakıyor. Geçmiş tecrübelerden ders alınmalı. Daha önceki çözüm girişimlerinde de benzer iletişim sorunları yaşanmıştı. Tarih veriliyor, tarih geçiyor, sessizlik başlıyor…
Bu döngü kırılmalıdır. Artık “gerekli zamanda bilgilendirme yaparız” demek yerine, düzenli, şeffaf ve kapsayıcı bir iletişim stratejisi benimsenmelidir. Basın toplantıları, ortak açıklamalar, Meclis’te bilgilendirmeler, sivil toplumla istişareler… Bunlar sadece formalite değil, sürecin başarısı için zorunlu unsurlardır. Umut hâlâ var, ama sorumluluk da var Bu süreç, sadece Kürt meselesi değil, Türkiye’nin tamamının meselesidir.
Barışın gelmesi, ekonomiden güvenliğe, demokrasiden kardeşliğe kadar her alanı olumlu etkileyecektir. Milyonlarca insan bu umudu taşıyor. Süreci yönetenler, bu umudu boşa çıkarmamalıdır. Ketumluğu bırakıp toplumu sürece ortak etmelidirler. Bilgilendirmeyi ertelemek, spekülasyonlara kapı açmak, güveni zedelemek kimseye fayda sağlamaz. Umarım bu uyarılar dikkate alınır.
Süreci yönetenler, artık daha açık, daha şeffaf ve daha sorumlu bir iletişim dili benimser. Çünkü bu süreç, birilerinin “biz biliriz” mantığıyla yürütülecek kadar dar bir alan değildir. Bu, Türkiye’nin geleceğidir. Ve geleceğin inşasında toplumun bilgilendirilmesi, en temel haktır. Sürecin başarıya ulaşması, herkesin ortak dileğidir. Ama bu dilek, suskunlukla değil, cesur ve şeffaf adımlarla gerçekleşecektir. Artık ketumluk zamanı değil, açıklama ve hesap verebilirlik zamanıdır.