Çamlar öylece yorgun, sırtını duvara yaslamış; yüzler ise güneşe dönük bir patos işçisi gibi kavrulmuş ve bitkin görünüyordu. Aralarında en iyi görünenini alıp Batman’a getirdik; adeta bir hayat kurtarıyormuş edasıyla…
Limon fidanını, yazıhanenin önünde daha önce bir ağaç için ayrılmış alana dikmeye karar verdik. Kazma ve küreği bulmamız bir günü aldı. Malzemeler geldikten sonra, akşamın serinliğinde dikim işine başlamaya karar verdik.
“Ya Allah!” diyerek ilk kazmayı toprağın koynuna vurduk. Vurmamızla birlikte küçük taşlar etrafa fışkırdı. Toprak yok denecek kadar azdı; karşımıza yüzde doksanı mıcırdan oluşan, toprakla karışık bir malzeme çıktı. Bu bizim için kötü bir durumdu ama dikmeye kararlıydık. Kaya da çıksa, o fidanı ekecektik.
Fidan ise sanki olacaklardan haberdarmış gibi mahzun mahzun bakıyordu. Yeni evi hazırdı. Onu kazdığımız alana yerleştirip iki kova su dökerek ekim işlemini tamamladık.
Ertesi gün tekrar suladık. Büyüyecek, güzelleşecek; gölgesinde serinleyip oturacağız diye hayaller kuruyorduk. Bu rutin üç gün sürdü ama fidan bizim suyumuza ve hoş sözlerimize hiçbir tepki vermiyordu. Her geçen gün rengi sararıyor, boynunu büküyor; en tatlı rüzgârda bile titriyordu. Olacak gibi değildi. Sanki kemoterapi görüyormuşçasına her gün bir öncekinden daha kötü bir hâl alıyordu.
Bu duruma artık kayıtsız kalamadık.
“Cemal,” dedim, “kolları sıva. Limon canını ait olmadığı yerden kurtarma çalışmalarına başlamalıyız.”
Ama bu sefer aynı hatayı yapmamak gerekiyordu. Önce onu nereye ve nasıl bir toprakla buluşturacağımızın planını yapmalıydık.
Cemal’in aklına bir fikir geldi:
“Abi, bizim evde kocaman bir saksı var. Onun içine ekelim. Bir de ChatGPT’den limoncunun sevdiği toprağı öğrenip alalım.”
Evet, harika bir fikirdi. “Tamam,” dedik, “yarın ola hayrola…” diyerek evlerimize ayrıldık.
Sabahın serinliğinde işe koyulduk. Kazma ve kürekler hazırdı; saksı gelmiş, toprak ise bizi bekliyordu. Fidan, esen rüzgârda sallanarak yeni doğmuş bir bebek gibi kollarımıza alınmayı istiyordu. Elimi o narin gövdesine atıp çekmemle birlikte onu, düşman saflarından kaçan bir asker gibi ellerimin arasında buldum.
Ne kazmaya ne de küreğe gerek kalmıştı. Öylece ellerimin arasında tir tir titriyordu.
Saksı hazırdı.
Toprak hazırdı.
Su hazırdı.
Fidan bizi bekliyordu.
Ve çalışmalara başladık.
Ekim işlemi bitmişti. Limon canını yazın kavurucu sıcağından kurtarıp temiz toprakla buluşturmuştuk. Düzenli olarak suluyor, ona güzel sözler söylüyorduk.
Limon çamı artık kayıtsız kalmıyordu. Her geçen gün rengi daha yeşil bir hâl alıyordu. O güzelleşiyor, biz ise hayranlıkla izliyorduk…
