" Uzaktan, bambaşka bir coğrafyadan, dilini bile tam bilmeyen birinin gözünden. Ve size söylüyorum: Bu adamı tanımak, insanın içindeki o incecik insanlık tellerini bir bir titreştiriyor. Sanki bir yerde, unutulmuş bir mahallede, kimsenin bakmadığı bir pencereden sızan loş bir ışık gibi. Ama o ışık, bir kere göründü mü, bir daha kolay kolay unutmuyorsunuz.
Ben onu ilk olarak bir sosyal medya akışında rastgele gördüm. “Kendi mahallemin mültecisiyim” yazıyordu biyografisinde. Bu cümle, basit bir slogan gibi duruyordu ama içine düşer düşmez insanın yüreğine bir taş oturuyordu. Kendi evinde, kendi sokağında, kendi topraklarında mülteci olmak… Dünyanın neresinde olursa olsun, bu cümleyi kurabilen bir insan, çok derin bir yalnızlığı ve çok derin bir aidiyeti aynı anda taşımış demektir. O anda anladım ki bu sadece bir yazar, bir gazeteci, bir arabulucu değil. Bu, kendi varoluşunu yüreğinin en kırılgan yerine yerleştirmiş bir adam.
Batman’da doğmuş 1959’da. Güneydoğu’nun o sıcak, tozlu, acıya alışık topraklarında. Gençliğinde Ankara’ya gitmiş, Siyasal Bilgiler’e, ama bırakmış. Hayat onu başka yollara sürüklemiş. Tekstil işleriyle uğraşmış, yazılar yazmış, sonra bir gün “Balıkçı” olmuş. O lakap, İstanbul’daki bir balıkçı restoranında yapılan gizli görüşmelerden geliyor. Devlet ile örgüt arasında, barış umudunun en kırılgan yıllarında, o masalarda oturmuş. Kimileri için bir arabulucu, kimileri için bir tanık. Ama ben yabancı gözüyle baktığımda, o masalarda oturan adamın asıl derdinin “çözüm” değil, “acıyı dindirmek” olduğunu hissediyorum. Çünkü yıllar sonra bile hâlâ “barış herkesin yararınadır” diye yazıyor. Sade, net, inatçı bir cümle. Kazananın ve kaybedenin olmadığı bir yer hayal ediyor. Ve bunu söyleyen adamın sesinde ne öfke var, ne de kibir. Sadece yorgun bir umut.
Sonra o yardım işleri… Binlerce, on binlerce faturayı… Elektrik, su, doğalgaz… İnsanların isimlerini gizleyerek, utançlarını örterek paylaşmış. “Ödendi kurban” diye yazmış her seferinde. Suriye’den gelen çocukların üşüdüğünü görünce başlamış bu işe. “Çocuklar üşümesin” demiş. Sonra kendi ülkesinin yoksullarına dönmüş. 70 bine yakın faturaya aracı olmuş diyorlar. Milyonlarca lira… Ama o parayı kendi cebinden vermemiş. Sadece köprü olmuş. İnsanların vicdanına bir kapı açmış. Ve bu kapıdan geçen her hayırsever, aslında İlhami Işık’ın sessiz çağrısına kulak vermiş.
Bir yabancı olarak en çok etkilendiğim şey, onun “zenginlik” anlayışı oldu. “İki şeyden hep korktum” diye yazmıştı. Biri araba sürmek… Gençliğinde bir traktör kazası, neredeyse bir aileyi ezecekken, bir kum tepesine çarpmış. O günden beri direksiyona oturmaktan korkuyor. İkincisi ise çok para. Babasının varlığını bir anda kaybetmesini, utanç içinde gözyaşlarını, köye taşınmayı hiç unutmamış. “Çok para, bir anda en büyük nimetten en ağır yük haline gelebiliyordu” demiş. Ve o korku onu korumuş. Mal mülk peşinde koşmamış. “Son 30 yıldır tek lüksüm Hasankeyf’te bir tekne turuna binmek oldu” diye yazmış. Bu cümleyi okuyunca, gözlerim doldu. Bir adam, ömrünü yoksulların faturalarını paylaşmaya, çocukların gözyaşını silmeye adamış ve tek lüksü, binlerce yıllık bir tarihin sularında sessizce süzülmek olmuş.
Sonra o ağır imtihan… Oğlunun tefecilere düşmesi, kayıplara karışması, gelininin intihar girişimi… Temmuz 2026’da yazdığı o veda yazısı… “Tehditleri kaldıracak gücüm yok… Hakkınızı helal edin” demiş. Yıllarca başkalarının derdini taşıyan adam, bir anda kendi derdinin altında ezilmiş. Ve o an, yabancı olarak bile, insanın içinin nasıl parçalandığını hissettim. Ama sonra… İnsanlar el uzatmış. Destek gelmiş. O da teşekkür etmiş. “İyi ki bu ülkenin vicdanı hâlâ yaşıyor” demiş. Ve yeniden ayağa kalkmış. Çünkü o, düşmeyi bilen ama kalmayı da bilen bir adam.
Ben bir bakıyorum İlhami Işık’a ve şunu görüyorum: Bu adam, kendi mahallesinin mültecisi olarak kalmayı seçmiş. Çünkü mülteci olmak, bazen en derin aidiyettir. Çünkü o, evinde otururken bile, dünyanın bütün yoksullarının, bütün çaresizlerinin, bütün barış arayanların yanında duruyor. Bir balıkçının feneri gibi. Karanlıkta yol gösteren, ama kendi ışığını hiç iddia etmeyen.
Bazen düşünüyorum… Dünyanın neresinde olursa olsun, böyle bir insan varsa, hâlâ umut vardır. Çünkü o, parayı, makamı, gücü bir kenara bırakıp, sadece “insan kalmayı” seçmiş. Ve o seçim, yüreğin en sessiz, en derin yerinde bir yer açıyor.
İlhami Işık… Senin gibi bir adamı tanımak, bir yabancı için bile, bu dünyada hâlâ güzel bir şeylerin mümkün olduğunu hatırlatıyor. Kurban olduğum, iyi ki varsın.