Anasayfa
Yazarlar
İlhami Işık
Yazı Detayı
Bu yazı 484 kez okundu.
Herkesin bildiği sırlar sehri Ankara.
Birkaç gündür Ankaradayım. Şehir beni karşılamıyor, sadece varlığını sürdürüyor. Kapıdan içeri giriyorsun, içeride herkes zaten orada. Kimse yeni geleni beklememiş, kimse de senin gelmenle bir şey değişeceğini düşünmüyor. Bu, Ankaralı olmanın ilk dersi gibi. Her şey önceden biliniyor, her şey önceden konuşulmuş, ama hiçbir şey tam olarak söylenmiyor.
Herkesin her şeyi bildiği, her şeyden haberdar olduğunu söylediği ama kendine sakladığı sırlar şehri bu. Bakanlık koridorlarında, çay ocaklarında, makam odalarının kapı aralıklarında dolaşan o sessiz bilgi. Bir isim geçiyor, herkes başını sallıyor. Bir ihale, bir atama, bir dosya, bir “gelişme”. Kimse detay vermiyor çünkü detay vermek gerekmiyor. Bilmek yetiyor. Bilmek de zaten burada bir tür aitlik ölçüsü. Bilmiyorsan dışarıdasın, biliyorsan içeridesin ama içeride olmak da konuşmak anlamına gelmiyor. Konuşmak yerine bakışlar yetiyor. Bir kaş kalkıyor, bir fincan masaya biraz daha sert konuyor, bir telefon kapanıyor. Hepsi bir şey anlatıyor ama kimse cümleyi tamamlamıyor. Ankara’da cümleler zaten tamamlanmaz, yarım bırakılır ve o yarım bırakılmışlık da sır olarak kalır.
Bir diğer yüzü de bu. Her şeyi zamana yayma şehri. Küçük bir sorunu çözüyorsun, sanki asıl büyük meseleyi de halletmişsin gibi bir hava oluşuyor. Bir tabela düzeliyor, bir kaldırım yenileniyor, bir kurumun tabelası değişiyor, bir toplantı yapılıyor. O anda herkes rahatlıyor. “Bak, işler yürüyor” deniyor. Oysa asıl sorular çürümeye bırakılmış. Çürümeye bırakılan soru, zamanla kokmaya başlar ama koku da alışılır. Alışıldık kokunun içinde yeni bir şey fark etmek zorlaşır. Erteleme burada bir aksaklık değil, bir yöntem. Dosya rafta bekler, rafta bekleyen dosya “üzerinde çalışılıyor” olur, üzerinde çalışılan şey de bir süre sonra “süreci devam ediyor” cümlesine dönüşür. Süreç devam ederken asıl mesele yavaş yavaş unutulur. Unutulması da istenmez aslında, sadece ertelenmiş olması yeterli görülür. Çünkü ertelemek, çözmemek anlamına gelmez burada. Ertelemek, çözümü bir sonraki güne, bir sonraki mevsime, bir sonraki hükümete bırakmaktır. Ve o sonraki hep gelir, ama asıl soru hep aynı yerde kalır.
Paranın olduğu şehir İstanbul’dur derler. Bu doğru. İstanbul’da para akar, dolaşır, görünür, bazen taşar. Dükkânlar, ofisler, limanlar, borsalar, kuyumcular. Orada para bir ritimdir, bir gürültüdür, bir hareketliliktir. Ama musluğu açan şehrin adı Ankara’dır. Musluk burada. Vanası burada. Bir karar burada imzalanır, bir yönetmelik burada çıkar, bir ihale burada şekillenir, bir bütçe kalemi burada yer değiştirir. İstanbul’da o para kendini gösterir, Ankara’da ise o paranın nereye akacağına karar verilir. Akışın yönü değişir, debisi ayarlanır, bazen de bir süre kapatılır. Kapatıldığında İstanbul’da bir şeyler yavaşlar, açıldığında hızlanır. Ama musluğun kendisi sessizdir. Sessizce döner, sessizce ayarlanır. Kimse musluğun sesini duymak istemez çünkü musluğun sesi, kararın sesidir. Karar da burada, kapalı kapıların arkasında alınır.
Birkaç gündür bu şehirde dolaşıyorum ve ikisini birden görüyorum. Bir yanda herkesin her şeyi bildiği o sessiz bilgi ağı. Diğer yanda her şeyi zamana yayan, küçük başarılarla büyük soruları örten o tempo. İkisi de aynı yerde duruyor. Sır ve erteleme, birbirini besliyor. Bilinen ama söylenmeyen şey, ertelemeyi kolaylaştırıyor. Ertelenen şey de zamanla sır oluyor. Böylece şehir hem çok şey biliyor hem de hiçbir şeyi tam olarak çözmüyor gibi bir görüntü veriyor. Aslında çözülmemesi de bir tür çözülmüşlük kabul ediliyor bazen. Çünkü çözülmeyen şey, hâlâ kontrol altında demektir. Kontrol de Ankara’nın en eski alışkanlıklarından biri.
İstanbul parayı taşır, Ankara ise o paranın hangi yöne akacağını belirler. Bu ayrım kaba bir ayrım gibi duruyor ama şehrin içinde yürürken hissediyorsun. Bir bakanlık binasının önünden geçiyorsun, içeride bir dosya bekliyor. O dosyanın içinde bir karar var. O kararın içinde de İstanbul’da bir yerde dolaşacak bir para var. Ama burada, binanın önünde, sadece rüzgâr esiyor ve rüzgâr da hiçbir şey söylemiyor. Söylemek zaten burada alışkanlık değil. Alışkanlık olan, bilmek ve bilineni saklamak. Alışkanlık olan, küçük bir şeyi düzeltip büyük bir şeyi ertelemek. Alışkanlık olan, musluğu sessizce ayarlamak.
Birkaç gündür Ankaradayım ve şehir bana henüz bir sır vermedi. Belki de vermeyecek. Çünkü burada sır, söylendiğinde sır olmaktan çıkar. Söylenmeyen şey ise şehirde kalır. Kalır ve zamanla yayılır. Yayılırken de ertelemeye dönüşür. Erteleme de bir süre sonra şehrin kendi ritmi haline gelir. O ritimde yürüyorsun. Adımların arasında küçük bir sorun çözülüyor, büyük bir soru çürüyor, bir musluk sessizce dönüyor. Ve sen, birkaç gündür burada olduğun halde, hâlâ dışarıda gibi hissediyorsun. Çünkü içeri girmek için bilmen gerekiyor. Bilmek için de susman. Susmak da burada, en çok konuşulan şey.
Ekleme
Tarihi: 11 Ekim 2026 -Pazar
Herkesin bildiği sırlar sehri Ankara.
Birkaç gündür Ankaradayım. Şehir beni karşılamıyor, sadece varlığını sürdürüyor. Kapıdan içeri giriyorsun, içeride herkes zaten orada. Kimse yeni geleni beklememiş, kimse de senin gelmenle bir şey değişeceğini düşünmüyor. Bu, Ankaralı olmanın ilk dersi gibi. Her şey önceden biliniyor, her şey önceden konuşulmuş, ama hiçbir şey tam olarak söylenmiyor.
Herkesin her şeyi bildiği, her şeyden haberdar olduğunu söylediği ama kendine sakladığı sırlar şehri bu. Bakanlık koridorlarında, çay ocaklarında, makam odalarının kapı aralıklarında dolaşan o sessiz bilgi. Bir isim geçiyor, herkes başını sallıyor. Bir ihale, bir atama, bir dosya, bir “gelişme”. Kimse detay vermiyor çünkü detay vermek gerekmiyor. Bilmek yetiyor. Bilmek de zaten burada bir tür aitlik ölçüsü. Bilmiyorsan dışarıdasın, biliyorsan içeridesin ama içeride olmak da konuşmak anlamına gelmiyor. Konuşmak yerine bakışlar yetiyor. Bir kaş kalkıyor, bir fincan masaya biraz daha sert konuyor, bir telefon kapanıyor. Hepsi bir şey anlatıyor ama kimse cümleyi tamamlamıyor. Ankara’da cümleler zaten tamamlanmaz, yarım bırakılır ve o yarım bırakılmışlık da sır olarak kalır.
Bir diğer yüzü de bu. Her şeyi zamana yayma şehri. Küçük bir sorunu çözüyorsun, sanki asıl büyük meseleyi de halletmişsin gibi bir hava oluşuyor. Bir tabela düzeliyor, bir kaldırım yenileniyor, bir kurumun tabelası değişiyor, bir toplantı yapılıyor. O anda herkes rahatlıyor. “Bak, işler yürüyor” deniyor. Oysa asıl sorular çürümeye bırakılmış. Çürümeye bırakılan soru, zamanla kokmaya başlar ama koku da alışılır. Alışıldık kokunun içinde yeni bir şey fark etmek zorlaşır. Erteleme burada bir aksaklık değil, bir yöntem. Dosya rafta bekler, rafta bekleyen dosya “üzerinde çalışılıyor” olur, üzerinde çalışılan şey de bir süre sonra “süreci devam ediyor” cümlesine dönüşür. Süreç devam ederken asıl mesele yavaş yavaş unutulur. Unutulması da istenmez aslında, sadece ertelenmiş olması yeterli görülür. Çünkü ertelemek, çözmemek anlamına gelmez burada. Ertelemek, çözümü bir sonraki güne, bir sonraki mevsime, bir sonraki hükümete bırakmaktır. Ve o sonraki hep gelir, ama asıl soru hep aynı yerde kalır.
Paranın olduğu şehir İstanbul’dur derler. Bu doğru. İstanbul’da para akar, dolaşır, görünür, bazen taşar. Dükkânlar, ofisler, limanlar, borsalar, kuyumcular. Orada para bir ritimdir, bir gürültüdür, bir hareketliliktir. Ama musluğu açan şehrin adı Ankara’dır. Musluk burada. Vanası burada. Bir karar burada imzalanır, bir yönetmelik burada çıkar, bir ihale burada şekillenir, bir bütçe kalemi burada yer değiştirir. İstanbul’da o para kendini gösterir, Ankara’da ise o paranın nereye akacağına karar verilir. Akışın yönü değişir, debisi ayarlanır, bazen de bir süre kapatılır. Kapatıldığında İstanbul’da bir şeyler yavaşlar, açıldığında hızlanır. Ama musluğun kendisi sessizdir. Sessizce döner, sessizce ayarlanır. Kimse musluğun sesini duymak istemez çünkü musluğun sesi, kararın sesidir. Karar da burada, kapalı kapıların arkasında alınır.
Birkaç gündür bu şehirde dolaşıyorum ve ikisini birden görüyorum. Bir yanda herkesin her şeyi bildiği o sessiz bilgi ağı. Diğer yanda her şeyi zamana yayan, küçük başarılarla büyük soruları örten o tempo. İkisi de aynı yerde duruyor. Sır ve erteleme, birbirini besliyor. Bilinen ama söylenmeyen şey, ertelemeyi kolaylaştırıyor. Ertelenen şey de zamanla sır oluyor. Böylece şehir hem çok şey biliyor hem de hiçbir şeyi tam olarak çözmüyor gibi bir görüntü veriyor. Aslında çözülmemesi de bir tür çözülmüşlük kabul ediliyor bazen. Çünkü çözülmeyen şey, hâlâ kontrol altında demektir. Kontrol de Ankara’nın en eski alışkanlıklarından biri.
İstanbul parayı taşır, Ankara ise o paranın hangi yöne akacağını belirler. Bu ayrım kaba bir ayrım gibi duruyor ama şehrin içinde yürürken hissediyorsun. Bir bakanlık binasının önünden geçiyorsun, içeride bir dosya bekliyor. O dosyanın içinde bir karar var. O kararın içinde de İstanbul’da bir yerde dolaşacak bir para var. Ama burada, binanın önünde, sadece rüzgâr esiyor ve rüzgâr da hiçbir şey söylemiyor. Söylemek zaten burada alışkanlık değil. Alışkanlık olan, bilmek ve bilineni saklamak. Alışkanlık olan, küçük bir şeyi düzeltip büyük bir şeyi ertelemek. Alışkanlık olan, musluğu sessizce ayarlamak.
Birkaç gündür Ankaradayım ve şehir bana henüz bir sır vermedi. Belki de vermeyecek. Çünkü burada sır, söylendiğinde sır olmaktan çıkar. Söylenmeyen şey ise şehirde kalır. Kalır ve zamanla yayılır. Yayılırken de ertelemeye dönüşür. Erteleme de bir süre sonra şehrin kendi ritmi haline gelir. O ritimde yürüyorsun. Adımların arasında küçük bir sorun çözülüyor, büyük bir soru çürüyor, bir musluk sessizce dönüyor. Ve sen, birkaç gündür burada olduğun halde, hâlâ dışarıda gibi hissediyorsun. Çünkü içeri girmek için bilmen gerekiyor. Bilmek için de susman. Susmak da burada, en çok konuşulan şey.
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.