PKK’nin kendisini feshetmesi ve silahlara veda etmesi. 45 yıllık, dayanılmaz acılarla dolu bir zaman diliminin son bulması tarihsel bir kazanımdır.
Bu sadece bir örgütle ilgili bir gelişme değil, Türkiye’nin son yarım yüzyılını karartmış, binlerce ailenin kaderini değiştirmiş, ülkenin bütün dokusunu zehirlemiş bir şiddetin resmen bitişidir.
Büyük acılar çekildi.
Ülke çok şey kaybetti.
On binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yaralandı, sakat kaldı. Trilyonlarca lira, belki de daha fazlası, bu çatışmaların finansmanına harcandı.
Ülkenin siyaseti çürütüldü. Demokrasisi canlı canlı gömüldü. Çatışmaların ve şiddetin zehri, uzun yıllar boyunca ülkenin bütün siyasi tartışmalarını, kurumlarını, hatta gündelik hayatını zehirleyen bir zehir haline geldi.
“Terörle mücadele” adı altında yapılan her şey, aslında demokrasiyi erozyona uğrattı.
İfade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, sivil toplum, hepsi bu sürecin gölgesinde ya baskılandı ya da araçsallaştırıldı. İnsanlar “ya bizdensin ya onlardan” ikilemi içinde yaşamaya mahkûm edildi.
Bu ortamdan kurtulmak neredeyse imkânsız hale gelmişti.
Ve nihayet bu şiddet kabusu son buldu.
Bu, azımsanmayacak derecede kıymetli bir gelişmedir.
45 yıl boyunca “savaşacak mıyız, barışacak mıyız” ikilemiyle yaşayan bir toplum için, silahların sustuğunu görmek, gerçekten tarihsel bir kırılmadır.
Bu kırılma, gelecek nesillere “biz bu acıyı yaşadık ama bitirdik” diyebileceğimiz bir miras bırakma potansiyeli taşır.
Eğer doğru yönetilirse, bu süreç sadece PKK’nin değil, Türkiye’nin de normalleşme yolunda attığı en önemli adımdır.
Ama ne yazık ki böylesine kıymetli bir durumu kalıcı hale getirecek siyasi atmosfer bir türlü inşa edilemiyor.
Her ne kadar iktidar “Bu bir devlet projesidir, siyaset üstü bir stratejidir” dese de, bütün emareler bunun böyle olmadığını gösteriyor.
Süreç, daha ilk günden itibaren seçim malzemesi haline getiriliyor. “Biz bitirdik” retoriği, önümüzdeki seçimlerde kullanılacak en güçlü argümanlardan biri olarak konumlandırılıyor.
Oysa tarihsel bir mesele, eğer gerçekten tarihsel bir mesele ise, seçim takvimine hapsedilmemeli.
Seçim malzemesi yapıldığında, o sürecin kalıcılığı da tartışmalı hale geliyor. Çünkü seçim bittiğinde, “başarı”nın devamı için gereken adımlar atılmayabilir.
Ya da daha kötüsü, süreç tersine çevrilebilir. İktidarın bu hamleyi kendi siyasi ömrünü uzatmak için kullandığına dair emareler her geçen gün daha net görülüyor.
Bu da “siyaset üstü” iddiasını büyük ölçüde geçersiz kılıyor.
Muhalefetin durumu ise hiç iç açıcı değil. İçinde bulunduğu kargaşa ve siyasal mühendislik hamleleri, muhalefeti kendi içinde iç kavgaya dönüştürmüş durumda.
Süreç hakkında ortak bir duruş, ortak bir vizyon geliştirmek yerine, herkes kendi dar siyasi hesaplarını yapıyor.
Bu da iktidarın süreci tek başına şekillendirmesine ve kendi lehine kullanmasına zemin hazırlıyor.
Kürt muhalefeti ise süreci büyük ölçüde atıl pozisyonda izler gibi yürütüyor.
Oysa bu sürecin en doğrudan muhatabı onlardır.
Barışın kalıcı olması, demokratikleşmenin derinleşmesi, Kürt sorununun çözümü için atılacak adımların en güçlü savunucusu olması gereken kesim, maalesef pasif bir izleyici konumunda kalmış görünüyor.
Bu pasiflik, hem sürecin demokratik içeriğinin boşalmasına hem de Kürt siyasetinin kendi kitlesi nezdinde zayıflamasına yol açıyor.
Sonuç olarak, bu tarihsel fırsat, bir demokratikleşme hamlesine dönüşmeden, değersizleştirilerek devam edecek gibi görünüyor.
Silahlar sustu ama zihinler, kurumlar ve siyasi kültür hâlâ aynı zehirli ortamın içinde.
Süreç, eğer gerçekten kalıcı bir barışa ve demokratikleşmeye evrilmek isteniyorsa, sadece “PKK bitti” diye kutlanarak bitirilemez.
Bunun için siyasetin bütün aktörlerinin –iktidar, ana muhalefet, Kürt siyaseti ve sivil toplum– üzerine düşen sorumluluğu ciddiyetle yerine getirmesi gerekir.
Aksi takdirde, 45 yılın acısı bitmiş gibi görünse de, o acının ürettiği zehirli miras, yeni biçimlerde varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Bu süreç, Türkiye’nin önünde açılan en büyük fırsatlardan biridir.
Ama fırsatlar, kendi kendine değerlendirilmez. Değerlendirenler, yani siyasetçiler ve toplum, bu fırsatı ya büyütür ya da heba eder.
Şu anda yaşanan tablo maalesef heba edilme ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu gösteriyor.
Tarihsel bir kazanım, eğer siyasi atmosfer doğru inşa edilmezse, sadece bir “anı” olarak kalır. Oysa bu anının, Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek bir dönüm noktası olması gerekiyordu.
Şu anda o dönüm noktası, seçim takviminin, parti içi kavgaların ve pasif duruşların arasında kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya.
Bu tehlikeyi görmezden gelmek, 45 yılın acısını tekrar yaşamak riskini de beraberinde getirir.
O yüzden bu süreç, sadece “bitti” denilerek değil, “nasıl kalıcı hale getirilir” sorusu etrafında tartışılmalı.
Aksi takdirde, tarih bir kez daha acımasız bir şekilde kendini tekrar edebilir.