“Yapmasaydın”Fedakârlığın ne kadar büyük, ne kadar derin, ne kadar yürekten olursa olsun… Günün sonunda tek bir küçük cümle her şeyi yakıp kül ediveriyor.
O cümle. “Yapmasaydın.”Sadece üç kelime.
Ama içlerinde bütün bir ihanet, bütün bir vefasızlık, bütün bir bencillik saklı.
Hemen hemen hepimiz o cümleyi bir yerden duymuşuzdur.
Belki sevdiğimiz birinden, belki en çok güvendiğimiz insandan, belki de kendi kendimize fısıldamışızdır o sözü karanlık bir gecede. O an, bütün yaptıkların, geceler boyu uykusuz kalışların, elinden geleni esirgemeyişlerin, “ben yokum” deyişlerin bir anda hiçe dönüyor.
Kalbinin tam ortasında derin bir çukur açılıyor ve o çukura doldurduğunuz onca emek, bir anda boşluğa yuvarlanıyor.
Bugünlerde ise bu acıtıcı söz, tekil bir yara olmaktan çıktı; adeta bir yaşam biçimine dönüştü.
Hayatın tüm bencilliğiyle sarmaş dolaş olmuş kişilikler arasında vefasızlık, sıradan bir hâl aldı.
İnsanlar artık birbirine “ne kadar faydan var?” diye bakıyor.
Fayda bitince ilişki de bitiyor.
Gönül bağları değil, çıkar hesapları yönlendiriyor adımlarımızı.
Bir zamanlar “biz” diyebildiğimiz o sıcak kelime, yerini soğuk “ben”e bıraktı. Ne yazık ki… Paranın tek karakter, tek tanrı, tek ölçü hâline geldiği bu çağda, bizi biz yapan en kıymetli değerimiz olan fedakârlık, güneşin batışı gibi yavaş yavaş karanlığa gömülüyor.
Bir vakitler toplumun en parlak ışığı olan bu duygu, artık utanç verici bir zaaf gibi görülüyor.
“Ne gerek vardı?”, “Kendini düşünseydin”, “Başkasına ne?”
gibi cümleler, vicdanımızın üzerini örten kalın bir örtüye dönüştü.
Bir toplumu ayakta tutan o kadim direkler; dayanışma, fedakârlık, merhamet ve asalet… Artık sadece dünün masallarında, eski şiirlerde, dedelerin anlattığı hikâyelerde kalacak gibi.
Sokaklarda yerini “her koyun kendi bacağından asılır” mantığı aldı.
Komşusu açken tok uyumak normalleşti.
Arkadaşı darda iken “benim de sorunlarım var” demek kabul gördü.
Anne-babanın sırtına binip “benim hayatım” diye haykırmak cesaret sayılıyor.
Yüreğim sızlıyor bunları yazarken…
Çünkü biliyorum ki, hâlâ içimizde bir yerlerde o eski insan var.
Hâlâ gecenin bir yarısı bir dosta “ne ihtiyacın var?” diye sormak isteyen, hâlâ tanımadığı birine el uzatmaktan çekinmeyen, hâlâ “ben değil, biz” diyebilen bir yanımız var.
Ama o yanımız her geçen gün daha da küçülüyor, daha da susuyor, daha da yalnızlaşıyor.
Yazık oluyor bize…
Yazık oluyor o fedakâr ellere, o yorulmak bilmez gönüllere, o “yeter ki sen iyi ol” diyen yüreklere.
Yazık oluyor yarınlarımıza; çünkü fedakârlığın bittiği yerde toplum da biter.
Merhametin tükendiği yerde insanlık da tükenir. Belki de vakit, o eski ışığı yeniden yakmanın vaktidir.
Belki de “Yapmasaydın” yerine “Sağ ol, var ol” demeyi hatırlamanın vaktidir.
Belki de birbirimizin yükünü paylaşmayı, birbirimizi görünmeyi, birbirimize borçlu olduğumuzu hissetmeyi yeniden öğrenmenin vaktidir.
Yoksa…
Yazık olacak gerçekten.
Hem de çok yazık olacak.