İlhami Işık
Köşe Yazarı
İlhami Işık
 

Siyasete ve Siyasetçilere Güvenin En Dibe Vurduğu Dönem

        Toplum olarak 2026 haziran sonu itibarıyla siyasete ve siyasetçilere güvenimizin en düşük seviyede olduğu bir dönemi yaşıyoruz.     Bu cümleyi kurmak bile içimi acıtıyor çünkü bu sadece bir istatistik değil, sokakta, pazarda, otobüste, kahvehanede, sosyal medyada hissettiğimiz ortak bir çaresizlik hali.   Gerek iktidar gerekse de muhalefet açısından durum aşağı yukarı aynı tabloyu işaret ediyor.    İnsanlar artık “kim kazanırsa kazansın, ne değişecek ki?” diye soruyor.   Bu soru, umudun değil, derin bir yorgunluğun ve kırgınlığın ifadesi.    Toplumun iktidara yönelik öfkesi ve kırgınlığı ile muhalefete yönelik umutsuzluğu azalmak yerine her geçen gün artıyor.   Bu iki duygu birbirini besliyor, birbirini büyütüyor ve ortada ne bir ışık ne de bir çıkış kapısı bırakıyor.   Özellikle AK Parti’nin sahada varlığının yok denecek kadar azalması, kapalı toplantılar dışında toplumun içinde bulunamaması ve sadece Erdoğan’ın varlığıyla ayakta duran bir görüntü içinde olması, gelecek açısından hiç de parlak görünmüyor.      Eskiden parti teşkilatları mahalle mahalle, sokak sokak dolaşır, vatandaşın derdini dinler, çözüm üretir gibi görünürdü. Şimdi ise o eski canlılık kalmamış. Parti binaları çoğu yerde sessiz, kapıları kapalı, tabelalar eski. İnsanlar “parti nerede?” diye soruyor. Cevap ise genellikle “Erdoğan konuşunca ortaya çıkıyor” şeklinde geliyor.   Bu durum, partinin kurumsal yapısının eridiğini, karizmatik lider figürüne aşırı bağımlı hale geldiğini gösteriyor.     Lider güçlü olduğu sürece sistem ayakta duruyor gibi görünüyor ama Bu, sadece AK Parti’nin sorunu değil, bütün bir siyasi sistemin kırılganlığını ortaya koyuyor.     Muhalefetin topluma umut verecek bir stratejiyi bir türlü yakalayamaması da başlı başına incelenmesi gereken, hatta kitaplara konu olacak kadar derin bir durum.   Yıllardır aynı hatalar tekrarlanıyor. Aynı söylemler, aynı yüzler, aynı vaatler.    Toplum “bu sefer farklı olacak” diye beklerken, her defasında aynı hayal kırıklığıyla karşılaşıyor.    Muhalefet partileri kendi aralarında bile birlik sağlayamıyor, ortak bir dil tutturamıyor. Biri “ekonomi” diyor, diğeri “adalet” diyor, bir başkası “dış politika” diyor ama bunların hepsini birleştiren, halkın kalbine dokunan, “işte bu sefer kurtuluyoruz” dedirtecek bütüncül bir hikâye yok.      Bu hikâye eksikliği, muhalefeti sadece “iktidara karşı olan” konumuna sıkıştırıyor. Oysa insanlara “ne olduğumuzu” değil, “ne olacağımızı” anlatmak gerekiyor.     Yoksulluğun ve hukuksuzluğun tavan yaptığı böylesi bir dönemde muhalefet bir çıkış yapamıyorsa ne zaman yapacak acaba?   Bu soru artık sadece muhalefet siyasetçilerine değil, bütün muhalif kesime soruluyor. İnsanlar enflasyonla, kirayla, faturalarla, işsizlikle boğuşurken, adalet mekanizmasının işlemediğini her gün yeni bir örnekle görüyor.      Bir yanda lüks içinde yaşayanlar, diğer yanda asgari ücretle geçinemeyen milyonlar… Hukuk ise maalesef birçok kesim için “güçlüye karşı zayıf, zayıfa karşı güçlü” bir mekanizma haline gelmiş durumda.     Bu ortamda muhalefetin hâlâ “seçim kampanyası hazırlıyoruz” modunda olması, toplumun sabrını zorluyor. İnsanlar “bu kadar ağır şartlarda bile bir şey yapamıyorlarsa, gerçekten ne zaman yapacaklar?” diye soruyor ve bu soru her geçen gün daha da sertleşiyor.     Erdoğan’ın devletteki gücü ve liderlik karizması hâlâ varlığını sürdürürken, muhalefetin bu hali olası bir seçimde yine hüsranla sonuçlanabilir endişesini de yaratmıyor değil.      Erdoğan’ın hâlâ mitinglerde, televizyonlarda, sosyal medyada güçlü bir şekilde var olması, devlet kurumları üzerindeki etkisi ve sadık seçmen kitlesi, onu hâlâ rakipsiz kılıyor.   Buna karşılık muhalefet, kendi seçmenini bile heyecanlandıramıyor. Seçmen “oy vereceğim ama bir şey değişmeyecek” diye düşünüyor.     Bu psikoloji, seçim günü sandığa gitme oranını bile düşürebilecek kadar tehlikeli.    Çünkü umutsuz seçmen ya sandığa gitmiyor ya da “en azından bildiğim kötüye oy vereyim” mantığıyla hareket ediyor.      Bu da mevcut tablonun devam etmesine hizmet ediyor.   Siyaset sanatı açısından böylesine ağır bir ekonomik kriz yaşayan ve toplumla bağı böylesine zayıflamış bir iktidara karşı siyasal üstünlüğü sağlayamamak, muhalefet açısından gerçekten bir trajedi olsa gerek.     Normal şartlarda bu kadar derin bir ekonomik sıkıntı yaşayan, enflasyonla boğuşan, gençlerin geleceğini göremediği, emeklilerin geçinemediği bir ülkede muhalefetin çok daha güçlü olması gerekirdi.    Ekonomik kriz yaşayan iktidarlar genellikle sandıkta cezalandırılıyor. Ama Türkiye’de bu klasik siyasi kural işlemiyor gibi görünüyor.   Çünkü muhalefet, krizin yarattığı fırsatı değerlendiremiyor.   Fırsat varken strateji üretemiyor. Bu da siyaset bilimcilerin “muhalefet krizi” diyebileceği ayrı bir olgu haline geliyor.   Evet, iktidar yargı ve kolluk bürokrasisini arkasına alarak siyasal mühendislikleri hayata geçiriyor, bu doğru.   Seçim kanunları değiştiriliyor, yargı kararları tartışılıyor, kolluk güçleri belirli kesimlere karşı daha sert, belirli kesimlere karşı daha yumuşak davranabiliyor. Bunlar herkesin gözü önünde olan gerçekler.      Ama zaten hal ve durum bu olduğu için muhalefetin kazanma şansı olacak,yeter ki güven verebilecek stratejiler uygulayabilsin. Sorun, bu araçların varlığı değil; muhalefetin bu araçlara rağmen toplumun kalbini kazanamaması.      Çünkü siyaset sadece güçle değil, inançla, umutla ve güvenle yapılır. Güç tek başına yetmiyor. İnsanlar “bunlar bizi dinliyor mu, bizim derdimizi anlıyor mu, bizi kurtaracak bir planları var mı?” diye bakıyor.     Tıpkı geçmişte aynı sorunlarla karşı karşıya kalmış olan Erdoğan’ın güven vererek iktidara geldiği gibi.   2000’lerin başında Türkiye’de derin bir ekonomik kriz vardı, yoksulluk yaygındı, siyasi istikrarsızlık hüküm sürüyordu. O dönemde Erdoğan ve AK Parti, “yeni bir Türkiye”, “temiz siyaset”, “halkın sesi” söylemiyle toplumun büyük bir kesimine umut verdi.   İnsanlar “bunlar farklı olacak” diye inandı ve sandığa gitti.   Bugün muhalefetin yapması gereken de tam olarak bu. Aynı şartlarda, aynı yoksulluk ve adaletsizlik ortamında, insanlara “bu sefer gerçekten farklı olacak” dedirtecek bir güven iklimi yaratmak. Sorunların varlığı engel değil,tam tersi, umuda yolculuğun feneri olmalı.   Bu feneri yakmak için muhalefetin yapması gerekenler basit ama zor.    Öncelikle kendi içinde birlik ve bütünlük sağlamalı. Sürekli birbirini eleştirmek yerine ortak bir yol haritası çizilmeli.    İkinci olarak, sadece “iktidar kötü” demek yerine “biz olsak ne yapardık”ı net, somut ve inandırıcı şekilde anlatmalı.      Üçüncü olarak, toplumun her kesimine ulaşmalı, sadece büyük şehirlerdeki eğitimli kesime değil, Anadolu’nun her köşesindeki insana da hitap etmeli.   Dördüncü olarak, umut dili kullanmalı,korku ve nefret dili değil.    Beşinci olarak, somut projeler üretmeli, “adalet gelecek” demek yetmez, nasıl geleceği adım adım anlatılmalı.   Eğer muhalefet bu adımları atamazsa,bu derin güvensizlik ortamı daha da derinleşecek.    İktidar ise Erdoğan faktörüne yaslanarak yoluna devam edecek.    Ama bu durum ne iktidar için sağlıklı, ne muhalefet için, ne de ülke için.    Çünkü siyaset, toplumun enerjisini tüketen bir savaş alanı haline gelirse, kaybeden sadece partiler olmaz,kaybeden bütün bir millet olur.     Toplum hâlâ umut arıyor. Hâlâ “bir şey değişir mi?” diye soruyor.   Cevabı vermek ise artık muhalefetin elinde.    Çünkü siyaset sanatı, en zor zamanlarda bile umut üretebilme sanatıdır.    Ve şu an tam da o zor zamanlardan birini yaşıyoruz. Gerisi ise siyasetçilerin ve toplumun elinde. Umudun fenerini yakmak hâlâ mümkün. Yeter ki isteyen olsun.
Ekleme Tarihi: 26 Haziran 2026 -Cuma
İlhami Işık

Siyasete ve Siyasetçilere Güvenin En Dibe Vurduğu Dönem

 
 
 
 
Toplum olarak 2026 haziran sonu itibarıyla siyasete ve siyasetçilere güvenimizin en düşük seviyede olduğu bir dönemi yaşıyoruz.
 
 
Bu cümleyi kurmak bile içimi acıtıyor çünkü bu sadece bir istatistik değil, sokakta, pazarda, otobüste, kahvehanede, sosyal medyada hissettiğimiz ortak bir çaresizlik hali.
 
Gerek iktidar gerekse de muhalefet açısından durum aşağı yukarı aynı tabloyu işaret ediyor.
 
 İnsanlar artık “kim kazanırsa kazansın, ne değişecek ki?” diye soruyor.
 
Bu soru, umudun değil, derin bir yorgunluğun ve kırgınlığın ifadesi.
 
 Toplumun iktidara yönelik öfkesi ve kırgınlığı ile muhalefete yönelik umutsuzluğu azalmak yerine her geçen gün artıyor.
 
Bu iki duygu birbirini besliyor, birbirini büyütüyor ve ortada ne bir ışık ne de bir çıkış kapısı bırakıyor.
 
Özellikle AK Parti’nin sahada varlığının yok denecek kadar azalması, kapalı toplantılar dışında toplumun içinde bulunamaması ve sadece Erdoğan’ın varlığıyla ayakta duran bir görüntü içinde olması, gelecek açısından hiç de parlak görünmüyor.
 
 
 Eskiden parti teşkilatları mahalle mahalle, sokak sokak dolaşır, vatandaşın derdini dinler, çözüm üretir gibi görünürdü. Şimdi ise o eski canlılık kalmamış. Parti binaları çoğu yerde sessiz, kapıları kapalı, tabelalar eski. İnsanlar “parti nerede?” diye soruyor. Cevap ise genellikle “Erdoğan konuşunca ortaya çıkıyor” şeklinde geliyor.
 
Bu durum, partinin kurumsal yapısının eridiğini, karizmatik lider figürüne aşırı bağımlı hale geldiğini gösteriyor.
 
 
Lider güçlü olduğu sürece sistem ayakta duruyor gibi görünüyor ama Bu, sadece AK Parti’nin sorunu değil, bütün bir siyasi sistemin kırılganlığını ortaya koyuyor.
 
 
Muhalefetin topluma umut verecek bir stratejiyi bir türlü yakalayamaması da başlı başına incelenmesi gereken, hatta kitaplara konu olacak kadar derin bir durum.
 
Yıllardır aynı hatalar tekrarlanıyor. Aynı söylemler, aynı yüzler, aynı vaatler.
 
 Toplum “bu sefer farklı olacak” diye beklerken, her defasında aynı hayal kırıklığıyla karşılaşıyor.
 
 Muhalefet partileri kendi aralarında bile birlik sağlayamıyor, ortak bir dil tutturamıyor. Biri “ekonomi” diyor, diğeri “adalet” diyor, bir başkası “dış politika” diyor ama bunların hepsini birleştiren, halkın kalbine dokunan, “işte bu sefer kurtuluyoruz” dedirtecek bütüncül bir hikâye yok.
 
 
 Bu hikâye eksikliği, muhalefeti sadece “iktidara karşı olan” konumuna sıkıştırıyor. Oysa insanlara “ne olduğumuzu” değil, “ne olacağımızı” anlatmak gerekiyor.
 
 
Yoksulluğun ve hukuksuzluğun tavan yaptığı böylesi bir dönemde muhalefet bir çıkış yapamıyorsa ne zaman yapacak acaba?
 
Bu soru artık sadece muhalefet siyasetçilerine değil, bütün muhalif kesime soruluyor. İnsanlar enflasyonla, kirayla, faturalarla, işsizlikle boğuşurken, adalet mekanizmasının işlemediğini her gün yeni bir örnekle görüyor.
 
 
 Bir yanda lüks içinde yaşayanlar, diğer yanda asgari ücretle geçinemeyen milyonlar… Hukuk ise maalesef birçok kesim için “güçlüye karşı zayıf, zayıfa karşı güçlü” bir mekanizma haline gelmiş durumda.
 
 
Bu ortamda muhalefetin hâlâ “seçim kampanyası hazırlıyoruz” modunda olması, toplumun sabrını zorluyor. İnsanlar “bu kadar ağır şartlarda bile bir şey yapamıyorlarsa, gerçekten ne zaman yapacaklar?” diye soruyor ve bu soru her geçen gün daha da sertleşiyor.
 
 
Erdoğan’ın devletteki gücü ve liderlik karizması hâlâ varlığını sürdürürken, muhalefetin bu hali olası bir seçimde yine hüsranla sonuçlanabilir endişesini de yaratmıyor değil.
 
 
 Erdoğan’ın hâlâ mitinglerde, televizyonlarda, sosyal medyada güçlü bir şekilde var olması, devlet kurumları üzerindeki etkisi ve sadık seçmen kitlesi, onu hâlâ rakipsiz kılıyor.
 
Buna karşılık muhalefet, kendi seçmenini bile heyecanlandıramıyor. Seçmen “oy vereceğim ama bir şey değişmeyecek” diye düşünüyor.
 
 
Bu psikoloji, seçim günü sandığa gitme oranını bile düşürebilecek kadar tehlikeli.
 
 Çünkü umutsuz seçmen ya sandığa gitmiyor ya da “en azından bildiğim kötüye oy vereyim” mantığıyla hareket ediyor.
 
 
 Bu da mevcut tablonun devam etmesine hizmet ediyor.
 
Siyaset sanatı açısından böylesine ağır bir ekonomik kriz yaşayan ve toplumla bağı böylesine zayıflamış bir iktidara karşı siyasal üstünlüğü sağlayamamak, muhalefet açısından gerçekten bir trajedi olsa gerek.
 
 
Normal şartlarda bu kadar derin bir ekonomik sıkıntı yaşayan, enflasyonla boğuşan, gençlerin geleceğini göremediği, emeklilerin geçinemediği bir ülkede muhalefetin çok daha güçlü olması gerekirdi.
 
 Ekonomik kriz yaşayan iktidarlar genellikle sandıkta cezalandırılıyor. Ama Türkiye’de bu klasik siyasi kural işlemiyor gibi görünüyor.
 
Çünkü muhalefet, krizin yarattığı fırsatı değerlendiremiyor.
 
Fırsat varken strateji üretemiyor.
Bu da siyaset bilimcilerin “muhalefet krizi” diyebileceği ayrı bir olgu haline geliyor.
 
Evet, iktidar yargı ve kolluk bürokrasisini arkasına alarak siyasal mühendislikleri hayata geçiriyor, bu doğru.
 
Seçim kanunları değiştiriliyor, yargı kararları tartışılıyor, kolluk güçleri belirli kesimlere karşı daha sert, belirli kesimlere karşı daha yumuşak davranabiliyor. Bunlar herkesin gözü önünde olan gerçekler.
 
 
 Ama zaten hal ve durum bu olduğu için muhalefetin kazanma şansı olacak,yeter ki güven verebilecek stratejiler uygulayabilsin. Sorun, bu araçların varlığı değil; muhalefetin bu araçlara rağmen toplumun kalbini kazanamaması.
 
 
 Çünkü siyaset sadece güçle değil, inançla, umutla ve güvenle yapılır. Güç tek başına yetmiyor. İnsanlar “bunlar bizi dinliyor mu, bizim derdimizi anlıyor mu, bizi kurtaracak bir planları var mı?” diye bakıyor.
 
 
Tıpkı geçmişte aynı sorunlarla karşı karşıya kalmış olan Erdoğan’ın güven vererek iktidara geldiği gibi.
 
2000’lerin başında Türkiye’de derin bir ekonomik kriz vardı, yoksulluk yaygındı, siyasi istikrarsızlık hüküm sürüyordu. O dönemde Erdoğan ve AK Parti, “yeni bir Türkiye”, “temiz siyaset”, “halkın sesi” söylemiyle toplumun büyük bir kesimine umut verdi.
 
İnsanlar “bunlar farklı olacak” diye inandı ve sandığa gitti.
 
Bugün muhalefetin yapması gereken de tam olarak bu.
Aynı şartlarda, aynı yoksulluk ve adaletsizlik ortamında, insanlara “bu sefer gerçekten farklı olacak” dedirtecek bir güven iklimi yaratmak. Sorunların varlığı engel değil,tam tersi, umuda yolculuğun feneri olmalı.
 
Bu feneri yakmak için muhalefetin yapması gerekenler basit ama zor.
 
 Öncelikle kendi içinde birlik ve bütünlük sağlamalı. Sürekli birbirini eleştirmek yerine ortak bir yol haritası çizilmeli.
 
 İkinci olarak, sadece “iktidar kötü” demek yerine “biz olsak ne yapardık”ı net, somut ve inandırıcı şekilde anlatmalı.
 
 
 Üçüncü olarak, toplumun her kesimine ulaşmalı, sadece büyük şehirlerdeki eğitimli kesime değil, Anadolu’nun her köşesindeki insana da hitap etmeli.
 
Dördüncü olarak, umut dili kullanmalı,korku ve nefret dili değil.
 
 Beşinci olarak, somut projeler üretmeli, “adalet gelecek” demek yetmez, nasıl geleceği adım adım anlatılmalı.
 
Eğer muhalefet bu adımları atamazsa,bu derin güvensizlik ortamı daha da derinleşecek.
 
 İktidar ise Erdoğan faktörüne yaslanarak yoluna devam edecek.
 
 Ama bu durum ne iktidar için sağlıklı, ne muhalefet için, ne de ülke için.
 
 Çünkü siyaset, toplumun enerjisini tüketen bir savaş alanı haline gelirse, kaybeden sadece partiler olmaz,kaybeden bütün bir millet olur.
 
 
Toplum hâlâ umut arıyor. Hâlâ “bir şey değişir mi?” diye soruyor.
 
Cevabı vermek ise artık muhalefetin elinde. 
 
Çünkü siyaset sanatı, en zor zamanlarda bile umut üretebilme sanatıdır.
 
 Ve şu an tam da o zor zamanlardan birini yaşıyoruz.
Gerisi ise siyasetçilerin ve toplumun elinde. Umudun fenerini yakmak hâlâ mümkün. Yeter ki isteyen olsun.
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve batmanolaygazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.