Kürtler için yeni dönem hiç de umut veren bir görüntü arz etmiyor.
Tam tersine, karanlık bulutların giderek yoğunlaştığı, kazanılmış hakların birer birer eridiği ve uluslararası aktörlerin soğuk hesaplarının masada olduğu bir tablo ile karşı karşıyayız.
Özellikle ABD Başkanı Trump’un ve onun özel temsilcisi Barak’ın uluslararası meselelere ve bölgesel meselelere bakış açılarında demokrasi, hak ve özgürlüklerden ziyade ekonomik çıkarlara göre hareket etmeleri, bu kaygıları daha da derinleştiriyor.
Trump ve çevresinin “önce Amerika” söylemiyle özetlenebilecek yaklaşımı, artık sadece bir seçim sloganı olmaktan çıkıp somut bir dış politika felsefesine dönüşmüş durumda.
Onlar için Ortadoğu’da ya da herhangi bir coğrafyada demokrasi, insan hakları, azınlıkların korunması gibi kavramlar ikincil öneme sahip.
Asıl belirleyici olan, Amerikan şirketlerinin çıkarları, enerji yolları, ticaret hacmi ve stratejik kaynaklara erişim.
Bu ekonomik çıkarları ise en hızlı ve en garantili şekilde “güçlü liderler” ile iş birliği yaparak elde edebileceklerini düşünüyorlar.
O liderler otoriter olsun, demokratik değerleri hiçe saysın, hatta kendi halklarına baskı uygulasın; Trump ve ekibi için bunlar “iç mesele” olarak görülüp kolayca göz ardı edilebiliyor.
Bu yaklaşım, başta Kürtler olmak üzere, hakları çeşitli nedenlerle yok sayılmış, ezilmiş, statüsüz bırakılmış halkların var olan kazanımlarını da kaybetmeye götürecektir diye düşünüyorum.
Çünkü Kürtler, son on beş-yirmi yılda özellikle Suriye’de ve Irak’ta belli bir özerklik, kendi güvenliklerini sağlama ve uluslararası arenada bir aktör olma imkânı elde etmişti.
Bu kazanımlar, ne yazık ki, Batı’nın demokrasi ve insan hakları retoriğine dayanıyordu.
O retorik artık yerini “pragmatik ekonomik çıkar” mantığına bırakıyor. Dolayısıyla Kürtlerin elde ettiği mevziler, bu yeni dönemde birer “pazarlık unsuru” hâline gelebilir.
En fazla da “güçlü liderler” ile yapılan anlaşmalarda masadan kalkarken feda edilebilir.
En son Suriye’de Kürtlerin yaşadığı hayal kırıklığı bu kaygılarımı çok güçlendiriyor.
Suriye’de IŞİD’e karşı yürütülen mücadelede Kürt güçleri Batı’nın en önemli ortağı konumuna yükselmişti.
Kanlarıyla, canlarıyla, büyük bedeller ödeyerek bir hat çizmişlerdi.
Fakat o hat, Trump döneminde birdenbire “artık bize lazım değil” denilerek terk edildi.
Benzer şekilde Irak Kürtlerine yönelik İran’ın zaman zaman düzenlediği saldırılar da uluslararası camiada yeterince önemsenmiyor.
İran’ın Kürtlere karşı ya da başka gerekçelerle Irak’ın kuzeyine yaptığı operasyonlar, sanki rutin bir güvenlik meselesiymiş gibi karşılanıyor.
Oysa orada yaşayan Kürt sivil halkın, yerleşim yerlerinin, tarım alanlarının zarar gördüğü, can kayıplarının yaşandığı açık bir gerçek.
Ama Washington’da “ekonomik çıkar” ve “güçlü lider” eksenli bakış açısı hâkim olduğu sürece bu tür saldırılar “bölgesel güç dengesi” başlığı altında kolayca geçiştirilebiliyor.
Bütün bu tablo, Türkiye’de uzun zamandır yürütülen barış sürecini de doğrudan etkileyecek bir endişe yaratıyor.
Türkiye’de barış süreci, ne kadar kırılgan ve kesintili olursa olsun, Kürt sorununun diyalog ve siyasi çözüm yoluyla ele alınabileceği umudunu canlı tutuyordu.
Ancak uluslararası konjonktürün bu şekilde değişmesi, Türkiye’deki süreci de değersizleştirme riski taşıyor.
Çünkü eğer küresel güçler Kürt meselesini “insani ve demokratik bir mesele” olmaktan çıkarıp “ekonomik ve güvenlik temelli bir pazarlık konusu” hâline getirirse, Ankara da kendi iç politikasında daha sert, daha güvenlikçi bir tutum takınmakta kendisini daha rahat hissedebilir.
Zira dışarıdan gelecek “demokrasi ve haklar” baskısı azalınca, içerdeki uzlaşma zemini de kendiliğinden daralıyor.
Bu yeni dönemde Kürtler, artık sadece kendi coğrafyalarındaki devletlerle değil, küresel güçlerin değişen öncelikleriyle de mücadele etmek zorunda kalacak.
Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ekonomik bağımsızlığa yönelik adımları, Suriye’de Rojava’daki idari yapı, Türkiye’deki yerel yönetim tecrübeleri ve hatta İran’daki Kürt nüfusun varlığı
Hepsi ayrı ayrı tehdit altında.
Çünkü Trump-Barak ikilisi (ya da onların temsil ettiği anlayış), “güçlü adam” diplomasisini tercih ediyor.
Bu diplomaside ise Kürtler, ne yazık ki “güçlü adam” kategorisine girmiyor.
Onlar hâlâ “sorun” olarak görülüyor ya da en iyi ihtimalle “kullanışlı araç” olarak değerlendiriliyor.
Bu bakış açısı, sadece Kürtleri değil, Ortadoğu’daki tüm ezilmiş ve hakları gasp edilmiş toplulukları olumsuz etkileyecek.
Çünkü demokrasi ve haklar evrensel değerlerdir.
bir kez “ekonomik çıkar” uğruna feda edilmeye başlandığında, o kapı bir daha kolay kolay kapanmaz.
Bugün Kürtler için açılan bu kapı, yarın başka bir halk için de aynı kolaylıkla açılabilir.
Dolayısıyla mesele sadece Kürt meselesi olmaktan çıkıp, küresel ölçekte otoriterleşmeye ve pragmatik güç politikalarına karşı bir duruş meselesi hâline geliyor.
Türkiye’de barış sürecinin yeniden canlandırılması, Kürtlerin Suriye ve Irak’taki kazanımlarının korunması ve İran’daki Kürt nüfusa yönelik saldırıların uluslararası platformlarda daha görünür kılınması için acil bir farkındalığa ihtiyaç var.
Aksi takdirde, önümüzdeki yıllarda “yeni dönem” denilen şey, Kürt halkı için sadece yeni bir kayıp ve gerileme dönemi olarak anılacak.
Bu riski görmek, bu riski yüksek sesle dillendirmek ve mümkün olan her platformda karşı argümanlar üretmek, şu an en acil görevlerden biri gibi duruyor.
Kısacası, umutlu tablolar çizmek yerine gerçekçi olmak gerekiyor.
Yeni dönem, ne yazık ki Kürtler için hiç de umut veren bir görüntü arz etmiyor.
Bu gerçeği görmek ve buna göre tutum almak, hem Kürt halkı hem de bölgede barış ve istikrar isteyen herkes için zorunluluk hâline gelmiştir.
