Bir öğretmenin öldürülmesi “münferit bir olay” değildir. Bu, çürüyen bir anlayışın, zayıflatılan bir sistemin ve bilinçli şekilde değersizleştirilen bir mesleğin sonucudur. Öğretmene yönelen her şiddet, doğrudan doğruya bu ülkenin geleceğine yönelmiş açık bir tehdittir.
Eğitimin ailede başladığı gerçeğini ne yazık ki çoğu zaman göz ardı ediyoruz. Çocuk, öğretmenine dair ilk algıyı evde edinir. Evde öğretmen hakkında kullanılan dil; saygının mı, değersizleştirmenin mi, yoksa düşmanlaştırmanın mı tohumlarını eker? “Benim çocuğuma kimse dokunamaz” anlayışı ile “Ama benim çocuğum okulda her şeyi yapabilir” çelişkisi arasına sıkışmış bir eğitim ortamı sağlıklı olabilir mi? Sorumluluğu sürekli öğretmene yükleyip, çocuğun davranışını sorgulamayan bir yaklaşım; disiplin, sınır ve saygı kavramlarını zayıflatmaktadır.
Bugün okullarda yaşanan güvenlik zafiyetleri göz ardı edilemez boyuttadır. Pek çok devlet okulunda bırakın güvenliği, sağlıklı bir danışma sistemi dahi yoktur. Okulların fiziki koşulları, temizlik sorunları ve personel eksikliği kronikleşmiş durumdadır. Güvenlik ve temizlik gibi hayati alanlar, geçici ve sınırlı süreli programlarla çözülmeye çalışılmaktadır. Oysa okul; çocuğun en güvenli hissetmesi gereken yerdir.
Öte yandan öğretmene biçilen rol giderek daraltılmıştır. Öğretmen, yalnızca ders anlatan değil; rehberlik eden, kriz yöneten, psikologluk yapan, idari sorumluluk üstlenen bir figüre dönüştürülmüştür. Ancak yetki ve koruma mekanizmaları aynı oranda güçlendirilmemiştir. Tamamen öğrenci merkezli bir modelin yanlış yorumlanmasıyla, öğretmenin otoritesi zayıflatılmış; saygı kavramı yerini ölçüsüz bir serbestliğe bırakmıştır. Bunun sonucunda öğretmene yönelik sözlü ve fiziksel saldırılar artmıştır.
Velilerin öğretmenlere yaklaşımı da bu iklimden bağımsız değildir. Mesai kavramının yok sayıldığı, gece dahi arama yapılabildiği bir ortamda, öğretmenin de bir özel hayatı olduğu çoğu zaman unutulmaktadır. Öğretmeni sürekli hesap veren, sürekli savunmada olan bir pozisyona itmek; mesleğin saygınlığını aşındırmaktadır.
Eğitim politikalarının başında bulunan karar vericilerin, eğitimin iç dinamiklerini bilmemesi ya da sahadaki gerçekliği yeterince gözetmemesi de ayrı bir tartışma konusudur. Eğitim, teknik bir yönetim alanı olmanın ötesinde; pedagojik bir birikim ve saha deneyimi gerektirir. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, sistem öğretmeni korumak yerine yalnızlaştıran bir yapıya dönüşebilmektedir.
Bugün bir öğretmenin yaşamını yitirmesi; bireysel bir olay olarak değerlendirilemez. Bu, aileden başlayan değerler eğitiminin, okul güvenliğinin, eğitim politikalarının ve toplumsal bakışın birlikte sorgulanması gereken bir noktaya geldiğini göstermektedir. Öğretmeni korumayan bir sistem, aslında kendi geleceğini korumamaktadır. Çünkü öğretmen; yalnızca müfredatı aktaran bir görevli değil, bir toplumun ortak aklını, vicdanını ve yarınını şekillendiren kişidir. Onun güvenliği, itibarı ve mesleki gücü; doğrudan doğruya toplumun niteliğini belirler.
Bir mesleğin itibarı yıllar içinde inşa edilir; fakat birkaç sorumsuz söylem, birkaç bilinçsiz politika ve birkaç duyarsız tutumla hızla aşındırılabilir. Öğretmeni sürekli hedef gösteren, başarısızlığın tek sorumlusu ilan eden, onu kamuoyu önünde savunmasız bırakan bir dil; yalnızca bireyleri değil, kurumu da zedeler. Oysa eğitim sistemi; öğretmeni güçlendirdiği ölçüde güçlenir.
Bugün yapılması gereken; duygusal tepkilerle geçiştirmek değil, köklü bir yüzleşmeyi başlatmaktır.
Öncelikle okul güvenliği, geçici çözümlerle değil kalıcı politikalarla ele alınmalıdır. Her okulda etkin bir okul yönetimi ve rehber danışmanlık sistemi kurulmalı; riskli durumlar erken aşamada tespit edilmelidir. Fiziki güvenlik önlemleri, personel eksiklikleri ve altyapı sorunları ertelenemez konular olmaktan çıkarılmalıdır. İkinci olarak öğretmenin mesleki otoritesi ve hukuki güvencesi net biçimde korunmalıdır. Öğretmene yönelik her türlü şiddetin yaptırımı caydırıcı olmalı; öğretmen kendisini yalnız ve savunmasız hissetmemelidir. Öğrenci merkezli yaklaşım; öğretmeni değersizleştiren değil, öğretmen-öğrenci dengesini sağlıklı kuran bir anlayışla yeniden yorumlanmalıdır.
Aile boyutu ise en temel halkadır. Saygı evde başlar. Çocuk; öğretmenin otoritesini ailede görmediği sürece okulda içselleştiremez. “Benim çocuğum yapmaz” yaklaşımı yerine, “Çocuğumun sorumluluğu nedir?” sorusu sorulmadıkça sağlıklı bir eğitim iklimi kurulamaz.
Toplumsal dil de değişmelidir. Öğretmeni değersizleştiren, mesleği küçümseyen, emeğini sıradanlaştıran söylemler; uzun vadede herkesin kaybına dönüşür. Çünkü öğretmenin itibarı, toplumun aynasıdır.
Bir öğretmenin hayatını kaybetmesi; yalnızca bir ailenin acısı değildir. Bu, hepimizin omuzlarına düşen ağır bir sorumluluğun hatırlatılmasıdır.
Öğretmeni korumak; bir meslek grubunu kayırmak değil, bir ülkenin geleceğini korumaktır.
Ve eğer bir toplum, yarınlarını emanet ettiği insanlara sahip çıkmıyorsa; aslında kendi yarınlarından vazgeçmiş demektir.