Merhaba değerli Batman Olay Gazetesi okuyucuları; bir eğitimci olarak son dönemde okullarımızda meydana gelen ve hepimizi derinden sarsan şiddet olaylarını toplumsal bir perspektifle ele alma gereği duyuyorum. Okullarımızdan yükselen feryatlar, sadece birer asayiş vakası değil; bir toplumun bağışıklık sisteminin çöktüğünün gürültülü kanıtıdır. Silahların gölgesinde kalan kara tahtalar, öldürülen öğretmenler ve hayalleri yarıda kesilen öğrenciler... Bu tabloyu sadece "bireysel cinnet" vakalarıyla açıklamak, asıl büyük tehlikeyi görmezden gelmektir. Karşı karşıya olduğumuz durum, iliklerimize kadar işleyen bir sosyal çürüme halidir.
Hazine Analojisi: Bankadaki Para mı, Sınıftaki Gelecek mi?
Sosyolojik bir perspektifle toplumsal önceliklerimize baktığımızda trajik bir çelişkiyle karşılaşırız. Bugün en küçük bir banka şubesi bile, içindeki "maddi değerleri" korumak adına yüksek güvenlikli kapılar, zırhlı camlar ve profesyonel korumalarla bir kale gibi muhafaza edilmektedir. Toplum olarak paranın çalınma ihtimaline karşı gösterdiğimiz o tavizsiz refleksi, ne yazık ki en büyük hazinemiz olan evlatlarımızın ve onları yetiştiren öğretmenlerimizin can güvenliği için göstermiyoruz.
Bu durum, değerler hiyerarşimizin nasıl tersyüz olduğunun somut bir göstergesidir. Eğer bir toplumda kağıt parçaları, insan hayatından ve bilginin üretim alanından daha sıkı korunuyorsa, orada sosyolojik bir iflastan söz etmek gerekir. Bankadaki para çalınırsa yerine konabilir; ancak bir okulun iklimine sızan şiddet ve yitirilen bir eğitimcinin yarattığı boşluk, kuşaklar boyu sürecek bir travmaya dönüşür.
Değersizleştirilen Öğretmen ve Sistemsel Yalnızlık
Okul, toplumun mikro bir yansımasıdır. Dışarıda, sosyal medyada, dizilerde, filmlerde mafyatik ilişkilerin özendirildiği, hukukun üstünlüğünün tartışıldığı bir iklimde, okul duvarlarının bu şiddetten azade kalması imkansızdır. Ancak bu çürümenin en büyük katalizörü, yıllardır uygulanan bilinçli "değersizleştirme" politikaları olmuştur. Öğretmeni sadece bir "hizmet sağlayıcı", öğrenci ve veliyi ise "müşteri" konumuna indirgeyen yaklaşımlar, okulun kutsiyetini ve öğretmenin toplumsal statüsünü yerle bir etmiştir.
Politik söylemlerle itibarsızlaştırılan, her türlü şikayet mekanizmasının insafına terk edilen öğretmenler, bugün sınıflarında kendilerini korumasız ve yalnız hissetmektedir. Eğitimciyi sınıfta velinin her türlü kaprisini çekmek zorunda olan bir "hizmetli" gibi konumlandıran anlayış, ona yönelen şiddeti de meşrulaştırmıştır. Sosyolojik olarak anomi (normsuzluk) dediğimiz bu süreçte kurumlar işlevini yitirmekte; bir toplumda bilginin kaynağına duyulan saygı bittiğinde, o boşluğu şiddet doldurmaktadır.
Çözüm Hattı: Güvenlikten Rehabilitasyona
Artık kınama mesajlarının ötesine geçme vaktidir. Stratejik bir merkez olan okullarımızı korumak için radikal adımlar atılmalıdır:
- Güvenlik Görevlendirmesi: Şehir merkezlerindeki her okula kadrolu polis veya bekçi görevlendirilmelidir. Kırsal alanlarda ise jandarma ve köy korucuları, ciddi bir pedagojik formasyon ve çocuk psikolojisi eğitiminden geçirilerek bu görevlerde aktif rol almalıdır.
- Yasal Mevzuat Ve Caydırıcılık: Eğitim çalışanlarına yönelen her türlü şiddetin, kamu hizmetine karşı işlenmiş bir suç olarak en ağır yaptırımlarla karşılık bulması, toplumsal barışın tesisi için şarttır. Bu noktada, yasal düzenlemelerin tavizsiz bir şekilde uygulanması, suçun önlenmesinde temel taşlardan biridir.
- Risk Analizleri ve Rehabilitasyon: Her okul için "Şiddet Risk Haritası" belirlenmeli, olası tehditler önceden analiz edilmelidir. Aynı zamanda toplum nezdinde okulun "dokunulamaz" olduğu bilincini yeniden inşa edecek kapsamlı rehabilitasyon çalışmaları başlatılmalıdır. Ancak şiddet vakalarının önlenmesinde sadece fiziksel tedbirler yeterli değildir. Kurum içi rehberlik servislerinin potansiyel şiddet eğilimlerini önceden tespit etmesi ve müdahale mekanizmalarını devreye sokması gerekmektedir.
Sonuç olarak; okulu korumak, sadece bir asayiş meselesi değil, toplumsal onurumuzu ve geleceğimizi kurtarma davasıdır. Öğretmen, arkasında devletin ve toplumun sarsılmaz desteğini hissetmediği sürece, okul duvarları kağıttan kalelere dönüşmeye devam edecektir. Şimdi uyanma değil, gerçek hazinemize sahip çıkma vaktidir. Eğitim kurumlarımızın "şiddet" ile değil, "başarı ve huzur" ile anılması için her bir paydaşın üzerine düşen sorumluluğu kararlılıkla yerine getirmesi beklenmektedir. Geleceğin teminatı olan çocuklarımızın güvenliği, hepimizin ortak davasıdır.
Saygılarımla.