Merhaba sevgili Batman Olay Gazetesi okuyucuları; 19 Şubat Perşembe günü başlayacak Ramazan ayına yaklaşırken, yardımlaşmanın anlamını yeniden sorgulamamız gereken bir konuyu, yıllardır sorgulamadan sürdürdüğümüz yardım kolileri meselesini sizlerle birlikte düşünmek istedim.
Ramazan ayı yaklaşırken yine aynı manzarayla karşılaşacağız: Sosyal medyada boy boy paylaşılan yardım kolileri, kamyonetlerden indirilen makarna paketleri, pirinç çuvalları ve “yardım ulaştırıldı” fotoğrafları… İyi niyet var mı? Elbette var. Ama iyi niyet her zaman doğru yöntem anlamına gelmiyor.
Yıllardır alıştığımız bir yardım biçimi var: Standart koli. İçinde ne olduğu belli; makarna, pirinç, bulgur, fasulye… Sanki ihtiyaç sahibi insanların hayatı tek tipmiş gibi, sanki herkesin ihtiyacı aynıymış gibi hazırlanmış paketler. Oysa gerçek hayat böyle değil. Belki bir annenin çocuğunun mamaya ihtiyacı var. Belki bir baba kirayı ödeyemediği için ev sahibinin kapıya dayanmasından korkuyor. Belki bir genç iş görüşmesine gidecek ama giyecek düzgün bir kıyafeti yok. Bu insanların önüne “al bunu ye” der gibi tek tip koliler bırakmak, gerçekten çözüm mü?
Yardımın amacı sadece karın doyurmak değildir. Yardımın amacı insanın yükünü hafifletmek, onurunu korumak ve hayatını sürdürebilmesine katkı sağlamaktır. Oysa koli kültürü çoğu zaman yardım edenin kendini iyi hissetmesine hizmet ederken, yardım alanın gerçek ihtiyacını görmezden gelebiliyor. Çünkü koli kolaydır; düşünmek gerekmez, araştırmak gerekmez, muhatapla konuşmak gerekmez. Standarttır, hızlıdır ve çoğu zaman görünürdür. Ama kolay olan her zaman doğru olan değildir.
Daha acısı, bu yöntem giderek normalleşti. Kurumlar, belediyeler, şirketler ve hatta bireyler yardım denince ilk akla gelen çözüm olarak koli dağıtmayı benimsedi. Oysa sosyal yardım dediğimiz şey; bireyin ihtiyacını anlamayı, ona seçenek sunmayı ve kendi hayatı üzerinde söz hakkı tanımayı gerektirir. İnsanlar yardım aldıklarında bile kendi kararlarını verebilmeli. Ne yiyeceğine, ne giyeceğine, hangi ihtiyacını önce karşılayacağına kendisi karar verebilmeli.
Peki alternatif yok mu? Elbette var. Nakdi destekler, sosyal kart sistemleri, yerel esnafla iş birliği yapılarak verilen alışveriş çekleri, bireysel ihtiyaç analizine dayalı destek modelleri… Bunların hepsi hem daha saygılı hem de daha etkili yöntemler. Üstelik yerel ekonomiye de katkı sağlar. İnsanlar kendi mahallesindeki bakkaldan alışveriş yapar, esnaf kazanır, ihtiyaç sahibi kendini “muhtaç” değil “tercih sahibi” hisseder.
Ramazan; empati ayıdır. Aç kalmayı anlamak kadar, insanın onurunu korumanın da önemini hatırlatır. O yüzden belki de bu yıl şu soruyu sormanın zamanı geldi: Biz gerçekten yardım mı ediyoruz, yoksa sadece alışkanlıklarımızı mı sürdürüyoruz?
Kurumlar başta olmak üzere herkesin bu konuda daha duyarlı olması gerekiyor. Yardım politikaları gözden geçirilmeli, tek tip koli anlayışı yerine insan merkezli destek modelleri geliştirilmelidir. Çünkü ihtiyaç sahipleri birer istatistik değil, her biri farklı hikâyelere sahip insanlardır.
Ramazan paylaşmaktır evet; ama paylaşmak sadece paket dağıtmak değildir. Bazen en büyük paylaşım, karşımızdaki insanın neye ihtiyacı olduğunu sormak ve onun seçimine saygı duymaktır. Belki de bu Ramazan, koli sayısını artırmak yerine anlayışımızı değiştirme zamanı gelmiştir.
Düşünmek serbest… Soru sormak serbest… Ama kayıtsız kalmak da serbest mi, işte asıl mesele bu. Çünkü bazen en büyük eksiklik, verilen yardım değil; görülmeyen ihtiyaçtır. Belki de bu Ramazan, paketleri değil bakış açımızı değiştirme cesareti göstermenin zamanıdır. Saygılarımla, hoşça kalın…